ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  YANLIŞ AÇIKLANAN AYETLER devam
 

                                         (3) Âyette geçen kelimeler:

(
فليمدد): Med kökündendir. Med, bir şeyi çekip uzatmak ve bir vasıtayla biriyle dikey ilişki kurmak anlamına gelir . (أصل المد جر الشي في طول وا تصال شيء بشيء في استطالة)
.

(السبب): Sebeb, aracı, vesile, vasıta ما يتوصل به إلى غيره
anlamınadır . Müslüman Allah’a karşı aracı koymaz, Ama onun sarılacağı sebepler ve vesileler vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, ona bir vesile arayın. Onun yolunda gayret gösterin. Belki umduğunuza kavuşursunuz.” (Mâide 5/35) Allah Teâlâ yardım isteme konusunda şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Sabır göstererek ve namaz kılarak yardım isteyin. Çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153) Bir âyet de şöyledir: “Kimler inanmış, iyi işler yapmış, namazı sürekli kılmış, zekatı vermiş olurlarsa onların Rableri katında ücretleri vardır. Üstlerinde ne bir korku olur, ne de üzüntü çekerler.” (Bakara 2/277)

(
السماء ) Sema, Allah’a duadan kinayedir. Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellemin duası ile ilgili aynı kelime kullanılmıştır. قد نرى تقلب وجهك في السماء
Yüzünün, zaman zaman gökte aranıp durduğunu görüyoruz.” (Bakara 2/144)

(
ليقطع
) “öbür ilişkiyi kessin” diye tercüme edilmiştir. Çünkü o kişiyi bunalıma sokan, Allah’a karşı arabulucu koyma çabasıdır. Arabulucu Allah’a ait özellikler taşımalıdır ama öyle bir varlık olmaz. Bu yola giren kişi, arabulucu saydığı varlığa, kendi zihninde Allah’a benzer özellikler ve yetkiler verir ve şirke girer. Bu onu, tam bir kayba uğratır. Öyle ise o ilişki derhal kesilmelidir.

(
ثم ) atıf edatına derhal anlamı verilmiştir. Çünkü aşağıdaki ayette olduğu gibi bu kelime, مع
anlamına da gelir ., “O, aynı zamanda iman edip biri birine sabrı tavsiye eden ve merhametli olmayı tavsiye edenlerden oldu.” (Beled 90/17)

(
هـل
) soru edatı, somut bir olayla ilgi olumlu cevap almak için kullanılır. Zihinde canlandırılan yahut olumsuz cevap beklenen bir soruda kullanılmaz . Ama tefsir ve meallerde bunun tam tersi bir anlam verilmiştir.

(
الكيد
) Keyd, bir şeye yaklaşma, çare bulma ve gayret gösterme anlamına gelir. Kişinin kendine keydi, kendine iyilik yapması, yönünü iyi belirlemesi demek olur . Âyetteki keyd, kişinin kendine keydi olduğu için ona “bu yol” anlamı verilmiştir.

(
غيظ
) ğayz; hışım ve gazab, tansiyonun yükselmesinden doğan ve giderek artan kızgınlık anlamına gelir . Bu kızgınlık kişiyi bunalıma sokacağı için bunalım diye tercüme edilmiştir.
Hac suresinin 11’den 15’e kadar olan âyetlerine yukarıdaki anlamlar verilince şu 16. âyet çok uygun düşmektedir:


“İşte böylece biz onu apaçık âyetler olarak indirmişizdir. Çünkü Allah, isteyeni yola getirir."
Geleneksel yöntemde bu yola gidilmediği için o açık âyetler, anlaşılmaz hale gelmiştir. Bu sebeple onlar, 16. âyeti de farklı açıklamak zorunda kalmışlardır. Taberî’nin açıklaması şöyledir: “Allah Teâlâ diyor ki: Ey insanlar! Ölen bir kimsenin yok olmasından sonra ona yeniden hayat vermeye gücümün yeteceğini size delilleriyle açıklayıp izah ettiğim gibi aynı şekilde bu Kur’an’ı, Peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme, açık âyetler olarak yani Allah’ın yola gelmesini istediği kişileri doğruya yönelten işaretler olarak indirmişizdir .”

İnsan bir kere yanlış yola girdimi yanlışlar birbirini kovalamaktadır.

b- Taha 96. âyet

Meali ve açıklaması yanlış olan ayetlere bir örnek de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِّنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي


Samirî dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm ve o elçinin yoluna önce sıkı sıkıya sarıldım; sonra bıraktım. Canım böyle istedi.” (Taha 20/96)

Geleneksel yöntemde (
الرَّسُولِ), Cebrail aleyhisselam; (قَبْضَةً ), mef’ulün bih sayılmış ve buna uygun olarak âyete, şöyle meâl verilmiştir:

Samirî dedi ki:“Ben onların görmediklerini gördüm. Cebrail’in izinden bir avuç aldım, sonra onu attım. Canım böyle istedi.”

Bu meâlden bir şey anlaşılamayacağı için eklemeler yapılmıştır. Süleyman ATEŞ’in meali şöyledir :

(Samirî) Ben dedi, onların görmediklerini gördüm. (Cebrail’in sana vahiy getirdiğini gördüm. O ruhânî varlığın, ayağının değdiği her yeri ihya ettiğini biliyordum. O elçinin ayak bastığı yerden bir avuç (toprak) aldım, onu (eritilmiş mücevherâtın içine) attım; nefsim bana böyle yapmayı hoş gösterdi.

Çünkü “Samirî onlara, böğüren bir buzağı heykeli çıkarmıştı. "Bu sizin tanrınızdır; Musa'nın tanrısı da budur, ama o unuttu" demişlerdi”.
(Taha 20/88)

Heykelin yapımında ve böğürmesinde, Cebrail aleyhisselamın izinden alınan toprağın etkili olduğu yolunda hikayeler vardır. Bu konuda Taberî, İbn Abbas’tan şöyle bir rivayet nakleder:

İsrailoğulları, Firavun hanedanından kalma ziynetleri ateşe attı, parça parça oldu. Samirî, Cebrail’in atının izini gördü. Oradan toprak aldı ve ateşe attı ve “Böğüren bir buzağı, bir ceset ol.” dedi .

Firavunların kurduğu büyük medeniyeti görmeyenler, böğüren bir heykelin, ancak böyle hayali bir olayla ortaya çıkabileceğini düşünmüş olmalıdırlar. Bu asılsız iddianın âyete bulaştırılması şaşırtıcıdır. Halbuki, âyetin öncesi ve sonrası Musa aleyhisselam ve kavmi ile ilgilidir. Oradaki resul Musa’dır. İsrailoğulları, başlangıçta onun yoluna sarılmışlardı. O Sina dağında Allah'a şöyle demişti:

قَالَ هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَى

Onlar benim yoluma girdiler. Razı olasın diye sana çabucak geldim, Ya Rab!”
Ama Musa aleyhisselamdan sonra, onun bilmediği bir şeyler olmuştu. Allah Teâlâ şöyle dedi:

“Senden sonra kavmini imtihana soktuk, Samirî onları yoldan çıkardı.” (Taha 20/84-85)
Samirî’nin onları yoldan çıkarması için önce kendinin çıkması gerekir. Çünkü bu âyetler, daha önce Samirî’nin de her kes gibi Musa’nın yolunda olduğunu gösterir.

(
هُمْ أُولَاء عَلَى أَثَرِي) âyetinde, (أَثَرِي)‘deki nefs-i mütekellim yâsı yerine, Musâ aleyhisselamı gösteren “resul” kelimesi konsa (أَثَرِ الرَّسُول) olur. Taha 96’da Samirî’nin dediği bundan başkası değildir. Onun farkı, Musa aleyhisselamın dinini, başlangıçta diğer insanlardan daha iyi kavraması ve daha sıkı sarılmasıdır.

فَقَبَضْتُ قَبْضَةً cümlesinde (قَبْضَةً) mef’ulü bih değil, mef’ûlü mutlaktır. Mef’ûlü bih olursa anlamı, “bir avuç aldım” olur. Mef’ûlü mutlak olursa “sıkı sıkıya sarıldım” demek olur. Verdiğimiz meal, “önce sıkı sıkıya sarıldım” şeklindedir. “önce” kelimesinin eklenmesi, (قَبْضَةً)’ın mastar bina-i merre olmasından dolayıdır. (فَنَبَذْتُهَا) daki (ها) zamiri (أَثَر
ِ)’i gösterir, sünnet demek olduğu için müennestir. Buna göre anlam şöyle olur: “Sonra o elçinin yoluna sarılma işini bıraktım”. Bu anlam Kur’an’a uygundur. Nitekim ahirette yüzleri kara çıkanlar, önce inanmış, sonra yoldan çıkmış olanlardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara denecek ki: "İnanmanızdan sonra görmezlik mi ettiniz? Görmezlik etmenize karşılık tadın o azabı"
(Al-i İmran 105)

Peygamberimizi sıkıntıya sokan münafıklar da önceleri inanmışlardı. İlgili âyetler şöyledir:
O münafıklar sana geldiklerinde şöyle dediler: "Biz tanıklık ederiz ki, sen, gerçekten Allah'ın elçisisin" Allah biliyor ki, sen elbette kendi elçisisin. Ama Allah tanıklık eder ki, o münafıklar kesinlikle yalancıdırlar.

Yeminlerini kalkan edip Allah yolundan çekildiler. Ne kötü şey yapıp duruyorlar!
Bu, şundandır: Onlar önce inandılar, sonra görmezlik ettiler, sonra kalplerinde farklı bir yapı oluştu. Artık anlamazlar.
(Münafikun 63/1-3)


c- Nur 33

Meali ve açıklaması yanlış âyetlerden biri de budur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَلَا تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاء إِنْ أَرَدْنَ تَحَصُّنًا لِّتَبْتَغُوا عَرَضَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَمَن يُكْرِههُّنَّ فَإِنَّ اللَّهَ مِن بَعْدِ إِكْرَاهِهِنَّ غَفُورٌ رَّحِيم

“Eğer iffetli kalmak isterlerse, dünyalık arzusu ile kızlarınzı yoldan çıkmaya zorlamayın. Kim zorlarsa... Allah, zorlanmalarından sonra o kızları elbette bağışlar ve ikramda bulunur.” (Nur 24/33.)

Yoldan çıkma” diye tercüme edilen “el-biğâ” kelimesidir. Peygamberimiz, şahitsiz nikâha dayalı ilişkiyi yoldan çıkma saymış ve şöyle demiştir:

Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini şahitsiz olarak nikahlayanlardır .”

İbn Abbas da “Yoldan çıkmış kadınlar, kendilerini velisiz olarak nikahlayanlardır
demiştir. Buhârî bu ayeti, zorla kıyılan nikahın geçersiz olacağına delil göstermiştir .

Ayet, bağlantılarıyla düşünülürse bir kızı, istemediği bir erkekle nikahlamak, onu yoldan çıkmaya zorlamak olur. Velisini bu işe yönelten, dünyalık arzusundan başkası değildir.
Kadının yoldan çıkması, genellikle zinaya düşmesi anlamına gelir. Bu sebeple tefsirler ve mealler, ayete, “... cariyelerinizi, şu hayatın malını arzu ederek zinaya zorlamayın.” Şeklinde anlam vermişlerdir. Bunun için, “genç kızlarınız” anlamına gelen (
فَتَيَاتِكُمْ)’e “cariyeleriniz”; “el-biğâ” kelimesine de zina anlamı vermişlerdir. Örnek olarak Süleyman ATEŞ’in meali şöyledir:

Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek için, namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları (fuhşa) zorlarsa, şüphesiz Allah (fuhşa) zorlanmalarından sonra (o kadınlara karşı) bağışlayıcı ve esirgeyicidir
.

Ömer DUMLU ve Hüseyin ELMALI, âyete şu meali vermişlerdir:

Genç cariyelerinizi, evlenip iffetli olmak istiyorlarsa, dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek arzusuyla, fuhşa zorlamayın. Kim istemedikleri halde onları fuhşa zorlarsa bilsin ki Allah onları bağışlar ve onlara acır .

Yaşar Nuri ÖZTÜRK, biraz farklı bir meâl vermiştir:

Hizmetinizdeki genç kızları, iffetli kalmak isteyip dururlarken, iğreti dünya hayatının basit menfaatini elde etmek için, fuhşa zorlamayın. Kim onları baskı altında tutarsa Allah, fuhşa zorlanmalarından sonra onları affedici, esirgeyicidir .

Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün mealine göre hizmetimizdeki genç kızlar kendi arzularıyla zina yaparlarsa bundan para kazanabiliriz. Eğer namuslu kalmak istemiyorlarsa onları zinaya zorlamakta da bir sakınca yoktur. Diğer tefsir ve meallere göre aynı şeyi sadece cariyeler için yapabiliriz. Zinayı büyük günahlardan sayıp yasaklayan,Sakın zinaya yaklaşmayın, çünkü o çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur.
” (İsra 17/32) diyen bir dinin buna müsaade etmeyeceği açıktır. Nur Suresinin 30 ve 31. ayetleri, hür ve köle ayırımı yapmadan kadın ve erkeğin birbirine karşı davranışlarını ve kadınların nasıl örtüneceğini anlatmış, zinayı önleyici tedbirler almıştır. 32. ayette ise şöyle buyurulmuştur:

İçinizden evli olmayanları evlendirin, köle ve cariyelerinizden elverişli olanları da. Eğer yoksul iseler Allah onları kendi vergisiyle varlığa kavuşturur. Allah varlıklıdır, bilir.
Ayrıca burada “el-biğâ” kelimesine zina anlamı vermek doğru değildir. “el-biğâ” yoldan çıkma anlamına olduğu için Araplar zinaya da mecazen el-biğâ derler. Türkçemizde de zina eden kişiye “yoldan çıkmış” denir. Ancak kelimenin hakiki anlamını verme imkanı olmayan bir yerde mecaza gidilir. Burada ise tam ters bir durum vardır. Zaten Kur’an, bağy ile fuhşu ayırmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاء وَالْمُنكَرِ وَالْبَغْي

Allah fuhşu, fenalığı ve isyanı yasak eder. (En-Nahl 16/90) Arapça’da matuf, matufun aleyhin aynı değil, gayrıdır. Burada da bağy, fuhş üzerine atfedilmiştir.

Ayet, kızların zorla evlendirilmelerini yasaklamaktadır. Çünkü zorla evlendirilen kız, haddi aşar ve isyan eder.
Bir bakire kız Aişe’nin yanına geldi ve ”Babam beni kardeşinin oğluyla evlendirdi ki, benimle kendi konumunu yükseltsin. Ama ben bundan hoşlanmıyorum.” dedi. Aişe, “Allah’ın Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem gelinceye kadar otur.” dedi. Sonra Allah’ın Elçisi geldi. Kız durumu ona haber verdi. O, hemen babasına bir adam gönderip çağırttı. O konudaki yetkiyi kıza verdi. Kız dedi ki:

“- Ey Allah’ın Elçisi! Aslında ben babamın yaptığına izin vermiştim ama bu konuda kadınların bir hakkı var mı, yok mu; onu öğrenmek istedim .”

 

Sonraki sayfa»»

 

 
  Bugün 507 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=