ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Tasavvuf ve Tarikatlar 2
 

Ayrıca silsilelerini, yu­karıda da değinildiği gibi, Ashâb-ı Suffe denilen, Peygamber döneminin ilk bekâr ve "yarı zâhid" bir grup sahabesine ve hem maddi hem mânevi silsile olarak özellikle de Peygamber'in damadı Hz. Ali'ye bağlanarak, onun vasıtasıyla da biz­zat Peygamber'in kendisine dayandırmak suretiyle kendile­rini meşrulaştırmaya çalıştılar.

 

Tabiatıyla bu arada pek çok da silsile uyduruldu. Ancak XI. yüzyılda, İmam Gazzâli (öl, 1111)'nin gayretiyle tasavvuf ve İslâm barışık hale getirile­rek -burada nasıl olduğunu izaha girişemeyeceğimiz- bir yu­muşama sağlandı.

 

Gazzâli'den sonra tasavvuf, ulema ve mu­tasavvıfların karşılıklı biribirlerini törpülemeleri sonucunda artık gerek toplumda gerek siyasi çevrelerde, gerekse en azından belli bir ulema nezdinde daha kolay kabullenilir bir konuma geldi.

 

Hattâ XI. yüzyıldan itibaren tarikatların orta­ya çıkmaya başlamasıyla, şeyhlerin kerametlerini anlatan menkabelerin, onların etrafında yarattığı karizmanın da bü­yük katkısıyla ileriki yüzyıllarda artık Müslüman kamuoyu­nun büyük bir çoğunluğunun İslâm'dan ayrı düşünemeye­ceği, hattâ İslâm'la özdeş göreceği bir hale büründü.

 

Vaktiy­le sûfileri zındık ve mülhid diye gören bu kamuoyu bugün, tasavvufu kabul etmeyenleri neredeyse İslâm dışı sayacak bir noktaya ulaştı.

 

Bununla beraber, tasavvufun, daha doğrusu, karizmaları­nı ve buna bağlı olarak manevi güçlerini keşif ve kerametle­rinden alan mutasavvıfların ve sufilerin, bilimsel olarak İs­lâm'ı temsil eden ve otoritesini bu bilimsel konumundan alan ulema ile arasındaki ihtilaflar hiçbir zaman bitmedi. Ulemadan sûfiliğe geçenlere rağmen, zaman zaman alevle­nerek sürdü; zaman zaman barışık dönemler yaşandı.

 

XIII. yüzyıl, tasavvufun kendi tarihsel gelişim süreci içinde en büyük dönüm noktasını gerçekleştirmesine şahit oldu: Bazılarının ısrarla redde çalışmalarına rağmen, Neoplatonist teozofinin tasavvufa yansıyan bir varyantından başka birşey olmayıp, esasen daha önce, yukarıda isimleri sayılan bazı mutasavvıflarda fikren mevcut olmakla bera­ber, bütün çağların en ünlü mutasavvıfı Muhyiddin Arabi tarafından metafizik bir sistem halinde geliştirilen Vahdet-i Vücud teorisi, bütün tasavvuf telâkkilerini etkiledi. (6)[1]

 

Tasav­vuf artık İslâm dünyasının her tarafında bu mistik felsefe­nin hâkimiyetine girdi. Bu teorinin ileri boyutlara vardırı­larak değişik zaman ve mekânlarda, mesela Hurufiler'ce panteizm olarak da yorumlanmış ve materyalist bir mahi­yet kazanmış olduğunu, bu yüzden de siyasi otoritelere karşı birçok toplum hareketlerinin doğmasına sebebiyet verdiğini çok iyi biliyoruz, ki bunun Osmanlı döneminde­ki en tanınmış örneği, Şeyh Bedreddin'dir.

 

Vahdet-i Vücud teorisinin ve buna bağlı olarak -mutasavvıfların açıktan te­lâffuz etmedikleri, ama zımnen peygamberlerden üstün ol­duğunu imâdan da kaçmadıkları- însan-ı kâmil teorisinin İslâm'ın tevhid inancında açtığı yaralar sebebiyle, vaktiyle İbn Teymiyye (öl. 1328) ve Birgivi Mehmed Efendi gibi ule­mânın bu gibi tasavvuf telâkkilerine ve mensuplarına açtığı teolojik savaş, özelde tasavvuf, genelde İslâm düşünce tarihinin ilginç sayfaları arasında yer alır.

 

İşte XI. yüzyıldan itibaren Ortadoğu İslâm dünyasını içi­ne alan geniş topraklarda tasavvuf, yavaş yavaş belli bir teş­kilat dahilinde düzenlenmiş birtakım sûfi teşekkülleri orta­ya çıkarmaya başladı.

 

Şeyh denilen mistik önderlerin mut­lak otoriteleri yönetimindeki bu mistik teşekküllere tarikat (çoğulu turuk, yahut tarâik), veya taife (çoğulu tavâif) de­nildi. Şeyhin bu karşı çıkılamaz mutlak otoritesi altında ge­liştirilen sistematik bir hiyerarşinin hakim olduğu bu teşek­küllerin ilk modelleri, hiç şüphe yok ki, daha önceki Yahu­di, Hıristiyan, yahut Budist tarikatlardı.

 

Tasavvuf kaynakla­rında bu etkilenmeleri teyid eden birtakım anekdotların bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Ayrıca, pek çok tarikatın geliştirdiği, İslâmî hiçbir temeli bulunmayan bu sıkı hiyerarşik yapılar, âyin usulleri ve bazı erkân da, bu etkilenme­lerin tarihsel belgeleridir.

 

Tarikatlar dönemi bir bakıma ar­tık, tasavvufi nazariyeler döneminin sona eriş, münhasıran resmi âyin ve erkân (ritüeller) hâkimiyeti devrinin başlayış dönemi sayılabilir.

 

Dolayısıyla tasavvufun tarikatlar haline dönüşümü, bir anlamda İslâm düşüncesine derin mistik boyutlar katan teorik tasavvufun sonunu hazırlamış sayıla­bilir ki, İslâm dünyasındaki tasavvufun bugünkü manzarası da, tarikatlar hakimiyetindeki bu ikinci dönemin bir uzantısından başka bir şey değildir.

 

Bu Müslüman tarikatların hiçbirinin Hicaz mıntakasında doğmamış ve yayılmamış olması, hattâ bugün de burasının tasavvufa tamamen kapalı bulunması, üzerinde düşünül­mesi gereken son derece dikkat çekici bir durumdur.

 

Artık Ortadoğudan başlamak suretiyle bir yandan Kuzey Afri­ka'ya, öte yandan Uzak Doğu'ya kadar bütün bir İslâm dün­yası, ortaçağlar boyunca muhtelif mistik eğilimlerdeki tari­katların teşekkül ve gelişmelerine, yayılmalarına sahne ol­du.

 

Bunlar, gittikleri yerlerde zamanla mahalli kültürleri özümseyerek kendilerini oraların özelliklerine uyarladılar. Bu sebeple bir tarikatın aynı devirde değişik coğrafi mınta-kalardaki görünümlerinin biribirinden farklı nitelikler ka­zanması olayının tasavvuf tarihinde pek çok örneği olduğu gibi, aynı tarikatın zaman içinde birtakım değişimler geçir­diğinin örnekleri de vardır.

 

Meselâ, Ortadoğu'da ortaya çı­kıp Asya'da, Uzakdoğu'da yayılan tarikatlar, oradaki eski Budist ve Maniheist veya daha başka mistik kalıntılarla ka­rıştılar. Kuzey Afrika'da yerleşenler, âyin ve erkânlarına ay­nı şekilde oraların mahalli geleneklerini kattılar.

 

Bu ise bir kısım tarikatlar bünyesinde -Rifâiler'deki burhan denilen kendine işkence etme ritüeli gibi- İslâm'la bağdaşmayan ba­zı uygulamaların, pek çok mitolojik unsurların ve hurafele­rin rahatça yer bulmasını sağladı.

 

Sosyolojik olarak çok tabii görünen bu özümseme süreci­nin, muhteva olarak hurafelerle karışık bir Müslümanlık anlayışı doğurmasına karşılık, pratikte önemli bir faydası da oldu:

 

Tarikatlar aracılığıyla o bölgeler halklarının, eski geleneklerinden pek ayrılmadan, dolayısıyla, büsbütün farklı bir kültür dairesine girmenin yarattığı tedirginliğe meydan vermeden, yalnızca kalıpları değiştirerek kolayca mürid olmalarını, bu vasıta ile Müslümanlığa geçişlerini sağlamak imkân dahiline girmiş oluyordu, İslâm'ın Asya, Afrika ve Balkanlar'daki yayılma sürecinde tarikatların oynadığı roller bugün çok iyi biliniyor.

 

Nitekim, Osmanlılar'ın Balkanlar'daki fetih hareketlerine paralel olarak bura­larda faaliyet gösteren tarikatların, yerli halkları yeni yöne­time ısındırmaları açısından önemli bir görev yaptıkları, ama yaydıkları İslâm tarzının da, büyük ölçüde hurafelere dayalı bir Müslümanlık olduğu tarihsel bir gerçektir.

 

Bu ko­nular üzerinde uğraşan tarihçiler, genellikle meselenin bu tarafıyla pek ilgilenmemişlerdir. Tarikatların günümüzün Batı dünyasında da aynı misyonu yerine getirdiklerine, pek çok Batılı entelektüelin, kendilerine fevkalâde egzotik gelen bu mistik çevreler vasıtasıyla İslâm'ı kabul ettiklerine dair oldukça ilginç örnekler vardır. (7)[2]

 

Son olarak şu noktaya da temas etmek gerektiğini düşü­nüyoruz: Tasavvuf ve dolayısıyla tarikat denilen bu sûfi te­şekküller, IX. yüzyıldan yaklaşık XIII. yüzyıla kadar, bu yüzyıldan da, eski yoğunlukta ve parlaklıkta olmamakla be­raber, neredeyse zamanımıza kadar muazzam bir tasavvuf düşüncesi, bir bâtın ilmi, ve buna paralel olacak, edebiyatıy­la, mûsikisiyle, mimarisiyle, öyle bir kalemde reddedilemiyecek büyük bir kültür yarattılar.

 

Başka bir deyişle, İslâm'ın zahiri (exoteric) bilgisini üreten ulemanın yanında, batini (esoteric) cephesine dair -her zaman da sıhhatli olmayan-yorumlar üreten birer mektep haline geldiler. İçlerinde Kalenderiyye gibi, İslâm'ın temel inançlarıyla taban tabana zıt konumda bulunanlar olduğu gibi, Nakşibendiyye gibi, Sün­ni esaslara titizlikle uyanları da oldu.

 

Tarihsel perspektife dayalı bu kısa tahlilden sonra, sanıyo­ruz, tasavvuf ve tarikatların İslâm'la ilişkilerinin hangi bo­yutlarda olduğuna dair belli bir fikir edinilmiş olacaktır. Bu­gün tarih, ortaçağlardan zamanımıza intikal eden bu kültürün bir analizinin ve eleştirisinin yapılması zama­nının geldiğini bize hatırlatıyor.

 

Tasavvuf bugünün modern dünyasının insanına, eskiden olduğu gibi, problemlerden bir kaçış veya, birtakım ekstatik âyinlerin toplumsal krizinin sağladığı sahte bir hafifleme, aldatıcı bir kurtuluş yolu mu olacaktır, yoksa tam aksine, o problemlerin çözümü konu­sunda yardımcı olacak, sükûnete kavuşmuş ince bir ruh dünyası, geniş bir düşünce perspektifi mi sunacaktır?

 

Sanı­yoruz, artık bu soruyu cevaplandırmanın zamanıdır.

 

Kanaatimizce bugün tasavvufun ve tabii ki tarikatların bu noktada kendilerini yeni bir değerlendirmeye ve eleştirel bir işleme tâbi tutulmaları elzem gibi görünüyor. İslâm dünyasının XIX. Yüzyıldan bu yana giderek hızlanan bir bi­çimde, gerek dış şartların, gerekse kendi iç gelişiminin neti­cesinde mâruz kaldığı değişim krizleri, bugün birçok İslâmi bilim dalını nasıl kendini bir metot ve muhteva kritiğine tâ­bi tutarak yeniden yapılanma noktasına getirmiş ve nasıl bu hususta tarihin dayatması ile karşı karşıya bırakmışsa, öyle görünüyor ki, tasavvuf ve tarikatlar da artık, gerek ortaçağ­lardan kalma yapılarını, gerekse doktrinlerini aynı şekilde bir yeniden yapılanma sürecine sokma, belki çoktandır yal­nızca ritüellere ağırlık vermeğe suretiyle ihmal ettikleri dü­şünce, tefekkür boyutuna eğilerek yeni teoriler üretme noktasına gelmiş bulunuyorlar.

 

Herhalde tasavvufun bu iş­lemden geçtikten sonra, kendini yeniden üreterek, artık hurafelerden arınmış bir biçimde İslâm kültürüne yeni kat­kılar sağlamasını beklemek, hayalperestlik olmasa gerektir.

 

Bu itibarla, tasavvufun İslâm’a getirilerini ve götürülerini sağlıklı bir muhasebe işlemine ve eleştiriye tâbi tutmadan, sırf birtakım yozlaşmalara bakarak ona fanatik bir biçimde karşı çıkmak, İslâm'la hiç ilgisinin bulunmadığını iddia et­mek kadar - çünkü böyle yapanlar, bir Muhyiddin Arabi'yi, bir Mevlana Celâleddin Rûmi'yi, bir Yunus Emre'yi, bir Hacı Bektaş'ı feda etmeye razı oluyorlar demektir- geleneksel yapısını hiçbir eleştiriden geçirmeden, muhasebesini yap­madan körü körüne bağlanmak da, -çünkü bunlar yığınla hurafeye ve insanın hür iradesinin şeyhlerin tekeline tesli­mine sahip çıkıyorlar demektir- yanlış bir yaklaşımdır ve mevcut problemleri asla ortadan kaldırmayacaktır.

 

Kaynak: Prof. Ahmet Yaşar Ocak: Türkler, Türkiye ve İslam; Yaklaşım, Yöntem ve Yorum denemeleri. S. 157-173. 

Sonraki sayfa»»



[1]  (6) Bu konuda özellikle iki mühim bilim adamının, Michel Chodkiewicz ile, William C. Chittik'in gerçekten ufuk açıcı eserlerini tavsiye etmek gerekiyor.

 

[2]  (7) Bu konuyla ilgili olarak, Nakşibendiliğin İngiltere'deki konumu ve oynadığı role dair başarılı bir araştırma için bk. Tayfun Atay, Batıda Bir Nakşi Cemaati: Şeyh Nâzım Kıbrısi Örneği, İstanbul 1996, İletişim Yayınları.

 

 
  Bugün 67 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=