ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Reform Değil Kur’an'a Dönüş
 

Reform Değil Kur’an'a Dönüş ya da Dirilişimizin Önündeki Engeller

Mahmud Celal Özmen

 

Etrafımızda İslam adına sergilenen tüm ilkelliklerden, çirkinliklerden ve çelişkilerden görülenler, kitlelere acilen gerçek dinin anlatılmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu manzaradan rahatsız olan Muhammed İkbal 1920'lerde şöyle diyordu:

 

“Eğer biz İslam'ın bir üstün değerler sistemi olduğunu Müslüman olmayanlara anlatmak istiyorsak, onlara her şeyden önce bizim İslam’ı temsil etmediğimizi söylemek borcundayız.”

 

İkbal'den daha önceki yıllarda yaşayan Muhammed Abduh aynı gerçeği kendi kelimeleriyle şöyle anlatıyordu:

“İslam denince akla problemler, çıkmazlar ve çelişmeler geliyorsa, bunun sebebi İslam değil Müslümanlardır. Müslümanların bu asırda Kur’an'dan başka imamları yoktur. Ezher'de okutulan ve benzeri kitaplar varolduğu müddetçe, bu ümmet ayağa kalkamaz. Ümmeti kaldıracak ruh, ilk dönemde hâkim olan Kur’an ruhudur. Kur’an dışında her şey; Kur’an'ı bilmek ve yaşamak arasına konmuş engellerdir.”

 

Mehmet Akif Ersoy ise Kur’an'a rağmen dini yozlaştıranların oluşturduğu manzarayı bakın nasıl tarif ediyor:

“Eğer İslam’dan maksat Kur’an’sa, ortada İslam diye bir şey olmadığını söylemek durumundayız. Çünkü Kur’an bugün göklere çekilmiş ve yeryüzündeki İslam’ın onunla ilgisi kalmamıştır.”

 

Arap asıllı Amerikalı Profesör İsmail Faruki de aynı manaya gelen kendi tespitlerini şöyle aktarmaktadır:

 “İslam, ne bugünkü Müslümanların tavır ve yaşayışları, ne İslam tarihinin şu veya bu dönemi, ne de İslam adına kaleme alınan şu veya bu kitabın anlattıklarıdır. İslam Kur’an'dır.”

 

Geniş halk kitlelerinden çoğu İslam düşünürüne kadar pek çok kişi, bugün İslam adına sergilenenlerin düzeltilmesini ve İslam'ın bunlar olmadığının anlatılmasını istemektedir. Bu hareket popülist bir hareket değildir. Yani bu hareket salt geniş kitleler Müslüman olsun, insanlar İslam’ı daha çok sevsin diye yapılan bir hareket değildir. Bu hareket, bugün sergilenen manzaranın Allah'ın diniyle, Allah'ın dininin tek kaynağı Kur’an'la çelişmesi yüzünden oluşmuştur. Amaç insanların beğeneceği dinin değil, Allah'ın istediği dinin oluşturulmasıdır. Sonuç olarak Kur’an'ın anlattığı din, insanların daha rahat yaşayabileceği, daha rahat ettiği, daha çok sevgi ve tolerans dolu bir yapıdadır. Bu yüzden de insanlar tarafından daha çok beğenilmektedir. Ana gaye insanların beğenisi değildir, bu, ana gaye gerçekleşirken ortaya çıkan sonuçlardan biridir.

 

Amacı insanların beğenisi olan hareket, dini Allah'ın istediği gibi değil; şahsi, kültürel görüşler ve siyasal amaçlar çerçevesinde şekillendirir. Fransız devrimi sonucunda oluşan rönesans ve reform da böyledir. Allah'a ait olmayıp sübjektif olan, yani insani olan hiçbir şey din olamaz.

 

Peygamberimiz ve 4 halife döneminde Kur’an dışında dini bir kaynak yoktu. İnsanlar mezheplere bağlı olmadan doğrudan Kur’an'a bağlıydılar. Kur’an'ın belirttiği şekilde dini yaşar, Kur’an'ın serbest bıraktığı konularda kendi beğeni, örf ve alışkanlıklarına göre hareket ederlerdi. Kimse ben Sünni’yim, Hanefi’yim, Şafii’yim veya ben Şii’yim, Alevi’yim, Caferi`yim şeklinde görüş belirtmiyordu. Onlar Müslümanım diyor, rehberlerini Kur’an görüp, bununla yetiniyorlardı. Peygamberimiz'in dönemindeki en cahil bedeviler bile Kur’an ayetlerinden anlayışlarına göre faydalanıyor ve Müslüman oluyorlardı. Bizim arzumuz da aynı o günlerde olduğu gibi Hanefi, Şii, Caferi,  Sünni gibi etiketler kullanmadan, mezheplere bağlanmadan sadece Müslüman olmamız; değişmeyen, çelişkisiz, akla, mantığa uygun ve Allah'ın uymamızı istediği Kur’an'a diğer kaynaklara itibar etmeden tâbi olmamızdır.

 

Böylece tek Allah, tek din ve tek kitabın oluşması ve Müslümanların dine fatura edilen uydurmalardan ve bu paramparça tablodan kurtulmalarıdır. O dönemdeki gibi olmamız gerekir derken o dönemdeki gibi Kur’an'a uymalı, başka dini kaynak tanımamalı, takısız Müslüman olmalıyız diyoruz. Yoksa Kur’an'ın verdiği serbestlikleri o döneme göre düzenlemek Kur’an'ın dinine ilave yapmaktır. Kur’an'ın hüküm getirmediği konuların Allah'ın bizi özgür bıraktığı konular olduğunu anlarsak, din diye bildiğimiz yanlışları düzeltebiliriz. Çünkü dinimizdeki bozulmalar en çok Kur’an'ın bizi özgür bıraktığı konularda kısıtlamalar getirilmesi ile oluşmuştur.

 

Tüm bunları gerçekleştirirken ilk önce Allah’ın bizden bunu istediğini anlamamız lazımdır. Eğer ki hadisler Kur’an gibi dinin kaynağı olsalardı bu, İslam'ın geriye dönüşü mümkün olmayan tarzda bozulduğu manasına gelecekti. Bu yüzden hadislerin dinin kaynağı olamayacağını göstermek hem dinimizi, hem de Peygamberimiz'i iftiralardan kurtarmak olmaktadır. Üstelik Peygamber’in ve 4 Halifenin hadisleri yazdırmama ve yaktırma konusundaki tavrını görünce Kur’an dışında dini kaynak olabilecek hiç bir şey bırakmamanın ve Kur’an'a gidip dini oluşturmanın haklılığını daha da iyi anlayacaksınız. Uydurulan din ile indirilen dini ayırt etmedeki yöntemimiz, indirilen dini (Kur’an'ı) ve uydurulan dini (hadisleri, mezhepleri, şeyhleri) inceleyerek gerekli delilleri çıkartmaktır. Allah'ın istediği gibi aklı işleterek ve beyyine yani açık delil üzere olarak mevcut yapı değiştirilmelidir. Bunun aksi körü körüne taklit olur ki o da bizi karşı olduğumuz yapıyla aynı noktaya götürür.

 

Uydurmaları açıklayıp dini Kur’an’ın denetimine teslim ederken, adeta putlaştırılmış, tartışılmaz sanılan kişilerin hegemonyasından dini kurtarmak gerekir. Bu sağlanmadan Sünni ile Alevi, Şii ile Hanefi, Şafii ile Caferi kucaklaşamaz. Daha doğrusu herkes putlaştırdığı, tartışılmaz gördüğü insanlardan dinini kurtarıp, tek tartışılmaz olarak Kur’an'ı ilan edecektir ki herkes Sünniliğinden, Aleviliğinden, Şiiliğinden, Hanefiliğinden kurtulup bir tek Müslüman olabilsin.

 

“Ve derler ki "Rabbimiz biz efendilerimize, büyüklerimize itaat ettik de böylece onlar bizi yoldan saptırdılar.” (33/Ahzab Suresi, 67)

 

Yani Sünni olanlar Ebu Hanife'yi, Şafii'yi, Malik'i, Hanbel'i kutsallaştırıp, din kurucusu haline getirmekten kaçınmalılar, Ebu Hanife 99 defa Allah'ı rüyasında görecek kadar büyük insandı şeklinde hezeyanlardan kurtulmalılar.[1]

 

Bu arada bu mezhep imamlarıyla beraber Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud ve diğer hadisçiler de eserleriyle Kur’an'ın önünde oluşturdukları kalabalığa son vermeliler. Şiiler de bizim imamlarımız masumdur, onlar hiç hata yapmazlar deyip adeta imamlarına Peygamber'in ve Kur’an'ın vasıflarını veren hareketlerinden vazgeçmeliler; Kur’an dışında kaynak, Peygamber dışında din önderi tanımamalılar. Aleviler de kutsallaştırdıkları dedelerini değil, Kur’an’ı dini kaynak olarak önlerine almalılar, Peygamber'in soyundan olmanın kimseye bir üstünlük getirmediğini bilmeliler.

 

Kur’an'da Hz. İbrahim'in babasının, Hz. Lut'un karısının nasıl sapıttıkları anlatılmaktadır. Peygamber'ler hayattayken bile yakınları kimi zaman kurtulamazken, Peygamber'in bilmem kaç göbek öteden torununun torunlarının torunlarında üstünlük aramak ve bunu yaparken Kur’an'ı, Allah'ın bize rehber, rahmet ve herşeyin açıklayıcısı olarak gönderdiği kitabı (16 Nahl Suresi 89) unutmak olacak şey değildir.

 

Her mezhebin güzel yaptığı bir şeyi de unutmayalım. Her mezhep diğerinin hatalarını, diğerinin eksiklerini çok iyi anlamaktadır. Sünniler, Şiilerin mezhep imamlarını masum ilan edip onlara körü körüne tabi olmalarını çok mantıklı eleştirirler. Fakat sonra kendi imamlarını; Hanefi'yi, Şafii'yi, Malik'i, Hanbel'i tartışılmaz kıldıklarını, din diye Kur’an yerine onlara tabi olduklarını unuturlar. Bir mezhebe göre bir farzı yerine getirenin, diğer mezheplere göre haram işlediği birçok husus ortaya çıkar ve sen Hanefi isen bu doğru, Şafii isen şu, Hanbeliysen öbürü doğru derler ve Allah'ın indirdiği din bir iken bir sürü din oluştururlar.

 

Şiiler'in mezhep imamlarını yüceltmelerini çok iyi algılayan göz ne yazık ki kendisi de aynen bir imam bulup ona tabi olmuştur, ama aynı göz onu farkeder, kendini farketmez. Ona sapık der, kendisine ise yegâne kurtulacak olan fırka, mezhep diye bakar. Evet, belli kişilere tabi oluyorsanız, nedir sizin farkınız? Çoğunuza göre kendi tabi olduğunuz kişi en üstün kişi, diğerleri ise sapıktır. Peki, hangi kritere ve neye göre? Kriteri Kur’an alsaydınız, zaten Kur’an dışında dini otorite, dini hüküm koyucu aramamanız gerekirdi. Sorun da zaten burada, Kur’an'ı dinin tek kaynağı yapmıyorlar. Birbirlerini kınayıp, aynı hataları kendileri yapıyorlar.

 

Kur’an okunan vahiy olarak, Yaratıcımız'ın din adına bizden istediklerinin, ulaştırdığı mesajların toplamıdır. Kur’an zamanın değişimiyle oluşacak yeni durumlara da uygun olacak Allah'ın vahyidir. Değişim kaçınılmazdır, ama yeni oluşan şartlara cevap vermek Allah'ın kitabının mucizesidir. Bu mucizevî durum İslam'ın reforma ihtiyaç hissetmemesini sağlar.

 

Fakat iki zümre, dine karşı çıkan dinsizlik yobazı ve uydurulmuş dini bir türlü bırakmak istemeyen dinci yobazın güçleri bu uydurulmuş dine bağlıdır. Dinci yobaz sıkı sıkıya uydurmalarına sarılırken, diğeri işte dininiz budur diyerek prim yapmaya, içinden çıkılmaz sistemi gösterip, insanları dinden kaçırmaya çalışır. Dinci yobaz da kendi dışındakileri cehennemlik ilan ederek uydurmalarına daha çok sarılır. Görüldüğü gibi bu iki zümrenin de sermayesi aynı, ama kullanımları farklıdır.

 

Bu yüzden Kur’an'a giderek dinin düzenlenmesinden en çok bu iki grup rahatsız olur. Din düşmanı yobaz, dine saldıracak materyalleri elinden alındığı için bozulacaktır. Dinci yobaz ise geleneğe dönüştürülmüş yapısı elinden alındığı için kızacak ve aforozlama, cehennemlik ilan etme mekanizmalarına sarılacaktır. Gelenekçi din adına bu aforozları yapanların üniversitede kürsüsü olan profesörler; tarikatların, hiziplerin başları olması; geleneksel yapının sözde aydın yazarları olması bizi şaşırtmamalıdır.

 

Kur’an bize sosyolojik bir vaka olarak bir fikir ileri sürüldüğü zaman o fikre ilk önce mevcut yapının sivrilmişlerinin, elitlerinin karşı çıkacağını ders vermektedir. Bu yüzden kürsüsünde yıllarca geleneksel dini savunanlar, tarikatını geleneksel yapı üzerine oluşturan şeyhler, kendi otoriteleri sarsılacak, yıllarca emek verdikleri karizmaları depreme uğrayacak korkusuyla Kur’an'ın İslam'ına ilk saldıranlar olacaklardır. Hz. İsa'yı öldürmeye kalkanların Yahudi din adamlarının önde gelenleri olduğu şeklindeki tarihsel dersi hatırlamamız, Kur’an'ın İslamı'na karşı savaşanların din adamı vasfıyla ortaya çıkışlarına şaşırmamızı engelleyecektir.

 

 Dine, din istismarcısının verdiği zararı hiçbir şey vermemektedir. Bunu Müslümanların çoğu, Hıristiyan engizisyonlarının insanları din dışı ilan etmelerinde, papazların günah çıkarmalarında çok iyi görür. Fakat aynı göz ne yazık ki kendi istismarcısının insanları cehennemlik ilan etmesinde, Kur’an’a ilave yeni din oluşturmasında aynı hassasiyeti göstermez. Evet, Hıristiyan papazlar nasıl dini kendilerinin tekeline almak için insanlara zulmettilerse, aynı zulüm bizim dinimizde de olmuştur. Falanca papazın kerametleri, üstünlükleri, o yüzden dinlenmeleri gerektiğinin hikâyeleri nasıl Hıristiyanlıkta anlatılmışsa; bizde de falanca şeyhlerin, imamların, evliyaların kerametleri, üstünlükleri, rüyalarında Allah'ı bile gördükleri, bu yüzden onlara uyulması gerektiği anlatılmıştır.

 

Bize düşen, Emevi saltanatının kendi şahsi görüşlerini dine fatura ederek başlattıkları yozlaştırmaya, Kur’an'a giderek son vermektir. Böylelikle insanla çelişik hale getirilen din insanla barıştırılacaktır. Çözüm yolu reform değil; Kur’an'a uygunluğu ve dönüşü hayata geçirmek, uydurulan sahte kutsalları reddetmektir. Bu hareket mezhepleri birleştirme hareketi de değildir. Zaten uydurmanın birleşmesi de olmaz. Din tektir ve uydurma olanlar atılacaktır. Mezhepler üstü, uydurmalara dayanmayan Kur’an, temel ve tek dini kaynak olarak ortaya çıkmalıdır. Emeviler ve Abbasiler Allah'ın dini olan İslam'da reform yapmışlardır ve sırf İslam olan dini Hanefi İslamı, Şafii İslamı gibi isimlere dönüştürerek Allah'tan olanı insansal olana çevirmişlerdir. Bugün yapılması gereken, Allah'ın dininde reform değil, olsa olsa uydurulan dinde reformdur; yani yeniden yapılanmadır. Bu da aslında bir reformdan ziyade öze dönüştür.

 

Türkiye açısından olaya bakarsak Sünni ağırlıkta olan Diyanet kurumunun düzenlenmesi en önemli şart olarak gözükmektedir. Ne yazıktır ki sorulara Kuran'a dayanarak değil; Sünni fıkhına, mezheplerin İslamına dayanarak cevap veren Diyanet'e göre hurafe deyince akla türbelere bez bağlamak, türbelerde mum yakmak gibi şeyler geliyor. Kendisi gırtlağa kadar hurafelere boğulmuş kaynaklara gönderme yapan Diyanet'in, hurafe deyince sırf bu tarz şeyleri anlaması ne acı! Ayrıca imam hatip liselerinde ve ilahiyat fakültelerinde Sünniliğin Hanefi kolunun hegemonyası ağırlıktadır. Bu mezhepçi anlayış ise kitlelerin Kur’an'la arasına mezhep duvarı örmektedir.

 

İmam hatip liselerinde yetişen Sünni Hanefi din görevlileriyle bu mezhepsel anlayışın devamı sağlanmakta ve Hanefi imamlarla en ücra köylere kadar Kur’an'ın dini yerine; ilmihal kitaplarından, mezheplerden öğrenilen din yayılmaktadır. Diyanet kurumundan, ilahiyata, imam hatiplere kadar her yer tek yanlı Hanefi mezhebinin öğretileriyle doludur. Bu yüzden başta bu kurum ve kuruluşların değişikliğe uğraması zorunludur. Yoksa daha uzun yıllar hurafe deyince bez bağlanan, mum yakılan türbelerden başkasını anlamayacağız. Ülkemizin ikinci büyük mezhebi ise Aleviliktir. Cami ile aynı manaya gelen ve aynı kökten türeyen "Cem evi” terimiyle bu mezhebin ibadet yeri bile değiştirilmiştir.

 

Sünniler ile Aleviler arasında evlilikler yasaklanmakta, bu iki mezhebin taassubuyla birçok kişi birbirinin cenazesine bile gitmemektedir. Mezhep taassuplarının dini getirdiği nokta apaçık ortadadır. Irkçı ayrılıktan daha tehlikeli bir fitneyi bağrında taşıyan bu ayrılığın kanaatimize göre tek ilacı herkesin mezheplerini bırakıp, yalnız Kur’an'ın etrafında toplanması, Kur’an'ın helalini helal, haramını haram bilip, diğer her türlü otoriteyi reddetmesidir. Yoksa ne Hanefi Alevi olur, ne de Alevi Hanefi. Hele geleneksel İslam'ın yanlış izahlarından dolayı geçmişte yapılan katliamlar düşünülürse, bu tamamen imkânsızdır. Tek çıkar yol, Allah'ın değişmemiş kaynağı olan ve ortak saygınlığa sahip tek kaynağı olan Kur’an'ın etrafında birleşmek; dedeler, şeyhler, imamlar yerine Kur’an'ı otorite yapmaktır.

 

Diyanet'e gelince, Diyanet İşleri dini konulardaki açıklamalarında yöntemini belirlemelidir. Eğer ki Diyanet İşleri'ne göre Hanefi  mezhebi dinen geçerli bir mezhepse her konuda bu açıkça ortaya konmalıdır. Örneğin kadınlarla ilgili konularda:

 

-          Erkeğin tüm vücudu cerahat olsa kadının bu cerahati yalayarak temizlese de erkeğin hakkını ödeyemeyeceğini,

-          Kadının tek başına 90 km'den fazla seyahatinin haram olduğunu,

-          Kadının boşanma hakkının olmadığını, kadının sesinin bile erkekler tarafından duyulamayacağını,

-          Kadının kalktığı yere sıcaklığı geçmeden oturulamayacağını da Diyanet İşleri açıklamak zorundadır. Yine Hanefi mezhebine göre İslam dinini değiştiren öldürülür.

-           

-           “Mürtedin katli vaciptir.” ifadesi ile belirtilen bu hüküm her Müslüman ailede doğup, sonradan kâfir olan için geçerlidir. Yani Türkiye'deki herhangi bir kişi dinsiz olursa Hanefi mezhebine göre öldürülür.

-         Hanefi mezhebine göre namaz zorla kıldırılır, oruç zorla tutturulur. Namaz kılmayan dövülür ve kılmaya başlayana kadar hapsedilir.[2]

 

-         Ayrıca Hanefi mezhebinde kişinin kâfir olması çok kolaydır. Örneğin “Kadın tek başına 90 km'den uzağa gidemez.” , “Kadın erkeğin cerahat kaplı vücudunu yalayarak temizlese de erkeğin hakkını ödeyemez.” gibi hükümlerin veya bunlarla ilgili hadislerin herhangi birinin saçma olduğunu söyleyen de Hanefi mezhebine göre kâfir olur. Eğer bir Müslüman, bir Âlimi beğenmeyip ona âlimcik derse kendini Müslüman sansa da Ehli Sünnet din bilginlerine göre kâfirdir.[3]

 

Bu kişi “Ben Müslüman’ım” diyorsa da Hanefi mezhebine göre kâfirdir ve öldürülmesi gerekir.(Çünkü Müslüman aileden doğup sonradan kâfir olduğu için mürteddir.) Yani Hanefi mezhebinin dinen geçerli bir kurum olduğunu düşünen bir kişi, Türkiye'nin çok büyük bir kısmının dinen öldürülebileceğini de savunmak zorundadır. Dini anlamada yöntem çok önemlidir. Hanefi mezhebinde kişinin ne kadar kolay kâfir ilan edilebildiğini ve sonra öldürülmesine karar verilebildiğini şu olaydan anlayabiliriz:

 

Ebu Yusuf, Hanefi mezhebinin 3 kurucusundan biridir ve Ebu Hanife'den sonra ikinci en önemli adamıdır. Bir gün Ebu Yusuf  “Peygamber'imiz kabak severdi.” der. Bu lafı söylediği ortamda bulunan bir kişi bu lafın üstüne “Ben kabak sevmiyorum.” der. Ebu Yusuf  “Peygamber'in sünneti olan bir şeyi sevmeyen Peygamber'e karşı gelmiş olur, Peygamber'e karşı gelen Allah'a karşı gelmiş olur.” der. Allah'a karşı gelen kâfirliğe dönmüş olacağı için Ebu Yusuf bu şahsın kellesinin kesilmesi için muşamba ve kılıç ister. Kabak sevmem izahına tövbe eden adam kellesini zor kurtarır. Bu olay Hanefi mezhebini savunan kitaplarda Ebu Yusuf'un dini konularda ne kadar titiz olduğuna delil olarak anlatılır.[4]

 

Eğer ki dini anlamada yönteminiz Hanefi mezhebinin çıkarımlarını savunmaksa o zaman tüm bu izahları savunmak zorundasınız. Bizim yöntemimiz belli: Biz din Kur’an'a eşittir, Kur’an dinin asıl kaynağıdır diyoruz. O yüzden bu yöntemimize dayanarak Kur’an'da geçmeyen ve Kur’an’a aykırı olan Hanefiliğin, Sünniliğin tüm bu izahlarına karşı çıkıyoruz. Sizin yönteminiz ne? Örneğin Kurban bayramında Hanefi mezhebine göre kurban kesmek vaciptir.” diyorsunuz. Bu izahınızla Hanefi mezhebine göre bir hususu açıklamayı dinle özdeşleştiriyorsunuz. O zaman Hanefi mezhebine göre insanları dövmenin, hapsetmenin, kesmenin de ne zaman vacip olduğunu açıklayın. Sizin yönteminiz ne? Yöntemsiz din anlaşılır mı? Yöntemsiz dini açıklamaya kalkmak kendi görüşünü dinselleştirmekten başka nedir? Biz uyarıyoruz. Eğer ülkemizde Sünniliğe ve Hanefiliğe göre dinin anlaşılmaya çalışılması durdurulmazsa, ülkemiz sürekli din adına ortaya çıkan terör ile uğraşmak zorunda kalır. Hanefilik ve Sünniliğin ne olduğu açıkça ortaya konmalıdır ve başta Diyanet İşleri Kurumu bu mezhebin hegemonyasından kurtarılmalıdır.

 

Diyanet İşleri'ndeki çalışanlar tahminimizce teröre karşıdır. Fakat Hanefi mezhebinin izahlarının (tüm Sünni ve Şii İslam'ın da) teröre olanak tanıdığı da gerçektir. Tüm dünyadaki İslam adına yapılan terör de işte bu mezhep çıkarımlarına, uydurma hadislere dayanmaktadır. Siz ne kadar iyi niyetli olursanız olun savunduğunuz sistemi objektif olarak değerlendirmek ve ortaya koymak zorundasınız.

 

Ne yazık ki ülkemiz Osmanlı döneminden beri mezhepçi İslamcı görüşle yönetildi. Osmanlı padişahları Sünniliğin halifesiydiler ve Sünniliğin dört mezhebinden biri olan Hanefi mezhebindendiler. Bu tarihsel süreçte dinimiz bu topraklarda Hanefi mezhebi ile eşitlendi. Bugün din adına ortaya konan kadına bakış açısından, ibadetlere kadar her husus bu mezhebin izahlarının etkisi altındadır. (Mezheplerin kökleri de Emevi, Abbasi dönemlerine kadar gider.)

 

İşte yapılması gereken reform bu uydurma sistemdedir (Mevcut tüm mezheplerdedir). Fakat yapılan bu reforma dinde reform denmez. Çünkü bu hareket dinin özüne, kaynağına (Kur’an'a) döndürülüşüdür. Allah'ın sisteminde reform (değiştirerek yeniden yapılandırma) düşünülemez. Çünkü Allah'ın sözlerini, Allah'ın hükmünü insanlar değiştiremez. Sünni mezheplerin, Hanefiliğin dinimizde yaptığı değişiklik (reform) ve bunun sonucu ortadadır. Yapmamız gereken; Hanefi mezhebinin izahlarını reddetmek ve Kur’an'a gidip kadına bakış açısından namaza, din adına her konuyu Kur’an'dan çıkarmak, böylece dinimizi Kur’an'a göre yapılandırmaktır. Eğer biri bize dini bir konuda bir çıkarım, bir hüküm söylerse; “Bu izahını neye göre yapıyorsun?” diye sormalıyız. İzah eğer Kur’an'a dayandırılmıyorsa din adına bir şey ifade etmez. İster şeyh olsun, ister müftü olsun, dini izahlar, ağzından çıktıkları kişinin makamına göre değil, Allah'ın kitabı Kur’an'da dayanakları olması sebebiyle geçerlilik kazanırlar.

 

Tüm bu felaketlerden kurtuluşun formülü çok basittir: Allah'ın kitabı Kur’an'ı ele alıp, geri kalan her şeyi bir kenara bırakmak. Tüm ibadetleri, dini ahlakı, insanlar arası ilişkilerdeki dini gerekleri; yani hem teoriyi, hem hayatın pratiğini Kur’an'a giderek öğrenmek. Kur’an'da geçmeyen hususların dinle alakası olmadığını, Kur’an'ın açıklamadığı konularda Allah'ın kendi tercihimizi belirleme hakkını bize verdiğini bilmek. Hiçbir mezhebe yüz vermemek, Müslüman ismi dışında hiçbir isme gerek duymamak. Böylece tek Allah, tek din, tek kitap etrafında birleşmek. Selam ve Dua İle…

                                                                                       DEVAMI>>>

 

KAYNAKÇA:

1- Kollektif, İstanbul Yayınevi, "Uydurulan Din ve Kur'an'daki Din", Yayın Yılı: 2000

2- Fevzi ZÜLALOĞLU, Ekin Yayınları, "Temel Kaynağımız Kur'an", Yayın Yılı: 2004

3- Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Yeni Boyu, "Kur'an'daki İslâm", Yayın Yılı: 2000

4- Ercümend ÖZKAN, Anlam Yayınları, "Tasavvuf ve İslâm" Yayın Yılı: 2000

5- İbrahim SARMIŞ, Ekin Yayınları, " Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm", Yayın Yılı: 2004

6- İmam-ı AZAM, Çağrı Yayınları, "Fıkhı Ekber (Aliyyül'Kari)", Çeviren: Doç.Dr. Y.Vehbi YAVUZ

7- Ahmed Ziyaüddin GÜMÜŞHANEVİ, Bedir Yayınları, "Ehl-i Sünnet İ'tikadı", Yayın Yılı: 1994, Çeviren: Abdülkadir KABAKÇI/ Fuad GÜNEL

8- Nuray PEKDEMİR, Su Yayınları, "Dinde Değil Kur'an'da Reform", Yayın Yılı: 2000

9- Prof. Dr. Yusuf IŞICIK, Esra Yayınları, "Kur'an'ı Anlamada Temel Bir Problem TE'VİL", Yayın Yılı: 2000

10- HalisALBAYRAK, Şule Yayınlar, "Kur'an'ın Bütünlüğü Üzerine (Kur'an'ın Kur'an'la Tefsiri)", Yayın Yılı: 2000



[1] (Bu inanılmaz iddiayı çağrı Yayınları'nın Fıkhı Ekber kitabı 321. sayfada ve Ebu Hanife'yi öven birçok yazıda görebilirsiniz.)

 

[2] (Diğer 3 Sünni mezhepte öldürülür.)

[3] (Bakınız, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, ‘Ehl-i Sünnet İ'tikadı’)

[4] (Bakınız, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi, Ehl-i Sünnet İ'tikadı, Sayfa 80).

 
  Bugün 45 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=