ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  RASÛLULLAH BELLİ BİR MEZHEBİN
 

RASÛLULLAH BELLİ BİR MEZHEBİN İNSANLAR İÇİN GEREKLİ OLDUĞUNU SÖYLEMEMİŞTİR

Gerçek olan, Rasûlullah (s.a.v.)’in, imamlardan birinin mezhebine intisap etmeyi insanlara gerekli görmemesidir. O kendisine tabi olmayı Allah`ın bir farzı olarak bildirmiştir. Rasûlullah’ın sünnetine muhalefet eden kimsenin bu muhalefeti merduddur. Ve herhangi bir özürü de kabul edilmez. Fakat hadis ona ulaşmamışsa hadisi duyuncaya kadar mazur sayılır, islâm’a müntesip olan bir kimsenin “Ben hadisle amel etmem, ben ancak imamımın sözüyle amel ederim” demesi doğru değildir. Çünkü onun bu sözü -Allah-korusun- onu dinden çıkarır.

     Müslümanın hadislerle sabit olan şeyleri düşünmesi, hep onları gözönünde bulundurması,  azı dişleriyle onlara sarılması, elini ve kalbini onlarla koruması, hadise muhalefet eden kimseye kulak vermemesi, bu orta yolu bir görüş olarak benimsemesi ve ondan ayrılmaması gerekir.

     Bu yoldan çıkanlar, abdestte ayakları meshetmeyi, muta nikâhını, çoğu sarhoşluk veren şaraptan az içmeyi, evcil eşek eti yemeyi helal görmüşler, öğle vaktinin sona ermesini; kendi gölgesinden sonra insan gölgesinin iki misli olması şeklinde kabul etmişlerdir. [1]

     Ey muslüman! İlimde gayretli, takvada azimli ol. Kitab ve sünneti iyice anlamaya çalış. Seleften birçok âlîm böyle yapmıştır. Birbirine zıd gibi görünen hadislerin arasını uzlaştır. Muhaddislerin kitaplarında sahih haberleri ve hasen rivayetleri araştır, onlardan en kuvvetlisini ve en muteberini al.

    Bu yolu elde etmek kolaydır. Muvatta, Sahihayn (Buharî, Müslim), Sünen-i Ebî Davud,  Sünen-i Tirmizî, Sünen-i Neseî ve Sünen-i İbn-i Mace’den fazlasına gerek kalmaz. Bu kitaplar meşhur hadis kitaplarıdır ve bunları okuyup anlamak mümkündür. Kısa bir müddette bunları öğrenmen gerekir. Eğer bunu anlayamazsan,   bilenlerden birisi varsa. Sana anlayacağın bir dille bunları öğretir. [2]

    Et-Tefhimat’ta (1/276) şöyle denir: Kendilerini fakih olarak isimlendirenlere Rasûlullah’ın sahih hadislerinden birisi tebliğ edilse, bu taklidçiler bu hadisle amel etmezler. Onları amel etmekten, o görüşte olmayan kişileri taklid etmeleri alıkoymuştur. Bunların hepsi görüş zayıflığı ve sapıklık içindedir. Mütekaddimun fukahadan birçoğu bu görüştedir. Şu bir gerçektir ki, hak çok açıktır.

     Allah’a yemin ederim ki, Allah insanları şeriatıyla kıyamet gününe kadar amel etmekle mükellef kılmakla çok yüce ve adildir. Sonra o insanları kör eder de hak ile batılın arasını ayırdedemezler. Bilakis Allah hakkı açıkça ortaya koydu. Allah ancak hakkı kabul etmeyen inatçı kişileri helak eder.

    İnsan sözünün karışmadığı apaçık âyetler ihtiva eden kitabı indirdi ve onu tahrif olmaktan korudu ve onu iki kişinin ihtilâf edemeyeceği, mütevâtir eyledi. Rasûlullah’a ise hükümlerini vahyetti. Allah hadislerin ezberlenmesini, Rasûlullah’tan rivayet edilen hakkı açıklamayı üzerine alan emin vekillere bıraktı. Onlar görüşlerin doğrusunu yanlışından ayırdılar.

    Allah’u Teâlâ; hikmet ve hükümleri, lafzen olsun mâ’nen olsun meşhuruyla, yanlışını ayıran bir taife var eyledi. Lafzen meşhur’a gelince; hadis edebiyatında, doğruluk ve takva sahibi üç kişinin Peygamber Efendimiz (a.s.)’dan rivayet ettikleri hadisin, bütün ravilerinin sayısının üçten yukarı olmasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sahabisinin (r.a.) ümmetin en hayırlı devri olduğuna tanıklık etti ve onları ta’zim etmeye teşvikte bulundu, onlara yönelik saldırıları, sövmeleri de yasak etti. Mütevatir ve meşhur hadisler bu yöndedir. Ayrıca rivayet biçiminde her ne kadar ihtilaf veya ittifak olmuşsa da bu konuyla ilgili fıkhi bablarda, siyer kitaplarının ilgili konularında birçok hadis mevcuttur.

     Ma’nen meşhur ise; mezheblerin ihtilafını ve aralarındaki ayrılığı kasdetmekteyim. Rasûlullah (s.a.v.)’den hak olarak gelen şeriatın açıklamasında zorluk meydana getiren imamlar edindiler, Onlardan ehl-i sünnet olan da vardır, olmayan da, ince anlayışlı bir kimse bunların bazı meselelerde ittifak ettiklerini, bazılarında ise çok ihtilaf ettiklerine göre şu hükme varır: Her gelen nakil hakkında sapıyorlar. Böylece yüzyıllar boyu etkilenip müslümanlar ihtilafa düştü. Ancak büyük bir topluluk bu işe sarıldılar ve o Şeriata muhalefet edeni reddettiler. Ona delile dayanan bir hükümle gelsen çaresiz kalarak, çözümü bid’at olan mezhebinde arar.

    Gizli yanı olmayan, delillerin kendisinde toplandığı kıymetli İslâm milletinin hâli budur. Öyleyse nefsine karşı âdil ol. Çünkü mü’min kendisine karşı âdil olan o kimsedir.

  Allah’u Teâlâ’nın Muhammed (a.s.) için seçtiği ve onu en güzeliyie kuşattığı bu millet gibi bir konuma, asırlardaki hangi milletlerin sahip olması mümkündür.

    Bundan sonra senin uyman gereken; işi hakkıyla bilen kimselerin tanıklık ettiği, insanlardan çoğunun bilmediği hasen ve sahih hadislerdir.

    Kendisinde kimsenin diğerini reddetmediği, iki görüş üzerinde ihtilaf etmek; Sahabi, Tabiin ve mezheblerden günümüze kadar gelmiştir. Ancak, sözü tercihte esaslara en yakın olan toplumun görüş, kıyas ve ictihadlarından dışarı çıkmaman gerekir. Bazen de anlayışları ve görüşleri o konuda muhalefet ederse, sana gereken; zahirde kuvvetli olan görüşe uymaktır.

    Şeriatın ilk mertebesini anlamayan ve iki mertebenin de hakkını eda etmeyen, ayrıca azı dişleriyle ona sımsıkı sarılmayan ve bid’atçi olarak ihtilaf çıkartan, ihtiyatmış gibi âlime başvurmayan kimse câhil ve sapıktır.

    Allah’a, O’nun adıyla yemin ederim kî, Allah’tan başka hüküm sahibi yoktur. Hâkimiyet Allah’ındır. Allah vacip, mendub, mubah, mekruh ve haramla hüküm verdi ve bunu mele-i a’la’da gerçekleştirdi. Şeriatı insanlara risalet için seçtiği peygamberin lisanıyla indirdi. Kim bir şeyin kesin delil olmaksızın haram veya vacip olduğundan haber verirse o, Allah’a yalan isnad etmiş olur.

Dillerinizin “Bu helaldir, şu haramdır” diye yalan olarak nitelendirdiği şeyi söylemeyin, zira Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise, şüphesiz kurtulamazlar.” (Nahl 116)

     Bilâkis hak, birinci mertebede itikadî olup bir bozukluk kabul etmeyen şeyi katiyyet ile belirtmemiz; ikinci mertebede ise söz meyledip yani katiyyet belirtemez, şöyle söylenir; sahabeden rivayet olan iki söz hakkında; ancak bu söz bize sevdirildi ve sünnete daha yakın…

    Allah adına Allah’a yemin ederim ki, ümmet içinde masum olmayan bir kişi hakkında Allah bu adama uymayı kesin farz kıldı ve bu adamın vacip kıldığı şey vaciptir diye inanan kimse kâfir olur. Hâlbuki İslâm bu adamdan önce bir zaman diliminde gelmiştir. Nice âlimler onu ezberlemiş, nice ravi ve fakihler onu anlatmıştır, insanlar,  ulemayı İslâm’ı Rasûlullah’tan nakleden raviler anlamında taklid etmekte ittifak halindedirler. O âlimden muhaddislerin sıhhatine şahid olduğu bir sahih hadis bile rivayet edilse onunla amel ederler. Tabi olduğu şahıs o hadisle amel etmediği için amel etmeyen kimse apaçık sapıklık içindedir.”

    Yine aynı eserde (1/212) şöyle denir: “İslâm iki mertebe üzerinedir.

    l - Farzları yapmak, kesin haramlardan kaçınmak ve diğer İslâmî hükümleri yerine getirmek. Bu kısım, yüksekten küçüğüne, melik, emir, asker, çiftçi, tüccar, köle, hür herkese gerekli ve farzdır. Bunda kolaylık ve müsamahalık vardır.

    2- Olgunluk ve güzellik mertebesi: Kim bu kısmı alırsa iyilik sahibi bir kul olur. Bu kısımda Rasûlullah’tan, sahabe ve tabiinden rivayet edilen sünnetler, adap ve verâ’ vardır.

    Bu iki mertebe arasında büyük bir fark vardır. Bu farkı ihmal etmek, görmemezlikten gelmek, zorluk, hüsran ve cehalettir. Bu iki fark ihmal edilerek ulemanın ihtilafının galibiyeti bundan ortaya çıkmıştır.

    Allah’ın helal veya haram kıldığı şeylerde naslar vardır. Onun indinde herşey ölçülüdür.

    Birinci mertebede iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak (yerine göre) sert veya yumuşak olması gerekir. Bu mertebede ihtiyatlılık ve verâ’ yoktur, ancak haramlığı sabit olandan kaçınma vardır. Bu yönüyle sahabenin iş durumları farklı olmuştur, içlerinde savaşan, meslek sahibi olan, maişeti için sefere çıkan tüccarlar vardır. Bunlar sanatın aslıyla yetinmişlerdir. İçlerinde âbid ve zahid olan vardı. Bunlar âdabın kemaline riayet ederek ikinci mertebeyi almışlardır, içlerinde bazen birinci bazen de ikinci mertebe arasında bulunanlar vardı. Maişetiyle uğraşan köle, cariye, çiftçi meslek sahibi kimselere birinci mertebeden fazlasıyla emredilse uygun olmaz. Yoksa Şeriat kendilerine zor gelerek, onunla amel etmeyi bırakır ve ondan nefret ederlerdi. O zaman durum “içinizden nefret ettirenler var” hadisi hükmüne girerdi. Kur’ân’da ve Peygamberin (s.a.v.) hadislerinde, âlimlerinkinde fazla avam tabakası hali nazarı itibare alınmıştır. Binaenaleyh avam tabakasının, bildiklerine tasavvuf ve kelam ilmini karıştırması doğru değildir. Bilakis onlara gerekli olan şey kitab ve sünnette zahir olan bilgilerle yetinmeleridir.

    İşte bu (kitap ve sünnetle) insanların her çeşidine hitap ediyorum. Akabinde, insan topluluklarına umumen derim ki: Ey insanlar! Ne oldu size? Neden fırkalar haline gelip, her görüş sahibi görüşüne bağlandınız. İçinizden her birisi sapık ve saptıran olduğu halde kendini hidayeti gösteren kişi yerine koyup, insanları kendisine davet etmekle, Allah’ın insanlara yol tutup rahmet olsun diye Peygamber (s.a.v.) lisanıyla gönderdiği yolu terkettiniz. Bildiği az bir ilimle dünya menfaatini elde etmek için nefsiyle hareket edip, dinini satan ve insanların biat ettiği bu kimselerden razı olmayız. Çünkü dünya menfaati ancak hidayet ehline benzemekle elde edilmektedir. Böyle kimseler yol kesici olup sapık, yalancı, fitnelenmiş ve fitneci kimselerdir. Onlardan sakının. Nefsine davet etmeyen ancak Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine çağıran kimselere tabi olunuz. Ayrıca toplantı ve meclislerde sofuların irşad saydıkları şeylerin yayılmasına razı değiliz. Ancak İhsana razıyız. Cenâb-ı Hakk’ın şu âyeti kerîmesinde size herhangi bir ibreti yok mu?

“Bu, dosdoğru olan yoluma  uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır. (Enam 153)

     ilim talebelerine şöyle sesleniyorum: Ey kendinizi âlim diye isimlendirenler! Yunan (mantık, felsefe) ilmi, sarf, nahiv ve belagat ilimleriyle uğraşıp, onları ilim zannettiniz, ilim; ya Allah’ın kitabından olan bir ayetin bilinmeyen yönünün tefsirini, nüzul sebebini, müşkül olanın tevilini veya Allah Rasûlü’nden kaim olan bir sünneti ezberlemenizdir. Peygamber (s.a.v.) nasıl abdest alır ve nasıl namaz kılardı? İhtiyacını görmeye nasıl gider, nasıl oruç tutar ve ne şekilde hac ve cihad yapardı? Konuşması nasıldı? Dilini kötü sözlerden nasıl korurdu ve nasıl bir ahlaka sahipti?…

    Onun yoluna tabi olunuz ve sünnetiyle amel ediniz. Adil bir farz olan abdestin ve namazın rükünlerini, zekatın nisabını, vacib olan miktarı ve ölüden kalan mirasın taksimini öğreniniz. Siyer bilgisi, Sahabe ve Tabiinin ahirete rağbet ettiren kıssalarına gelince, bunları öğrenmek fazilettir. Fakat meşgul olup da ifratta olduğunuz o ilim, ahiret ilminden değildir. O ancak dünya ilimlerindendir. Bir de sizden önce yaşayan fukahanın istihsan ve fer’î meselelerine daldınız. Hükmün; Allah ve Resûlü’nün hükmü olduğunu bilmiyor musunuz? Olurki sizden birinize peygamberinden bir hadis ulaşır da, amel etmeyip “Benim amelim falan mezhebe göredir, hadise göre değil” der. Ondan sonra kelime oyunu yaparak; hadisi anlamanın ve onunla hüküm vermenin maharetli kişilerin işi olduğunu ve bu hadisin mezhep imamına gizli kalmadığını ancak dinde bir nesih veya tercihli olmayan bir görüş zahir olması sebebiyle hadisi terkettiğini söyler. Biliniz ki dinde böyle bir şey yoktur. Peygambere inanmış iseniz, ona tabi olunuz. Tabi olduğunuz mezhebe uysun veya uymasın.

    Müslüman ilk önce kitab ve sünnetle meşgul olması gerekir. Anlayabileceğini alıp, faydalanması ne güzeldir. Anlayamadığı yerlerde geçmiş ulemanın doğru ve sünnetin uygun ve açık gördüğü görüş ve anlayışlarından faydalanabilir. Alet ilimleriyle (gramer gibi) fazla meşgul olmamalıdır. Çünkü bu ilimler Kur’ân’ı anlamak için alettir, gaye ve amaç değil.”

    Yine aynı eserde (2/161-162) şöyle denir: “Bir İmamı taklid eden bir kimseye, onun görüşüne muhalif Rasûlullah’tan bir hadis nakledilse ve nakli sahih olduğu kanatı galip gelse, başkasının görüşü için hadisi terketmeye herhangi bir mazeret ileri süremez. Bunu yapmak müslümana yakışmaz. Eğer bunu yapıyorsa o insanın münafık olduğundan korkulur.

 Buhârî ve Müslim’in tahric ettiği bir hadiste Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurdular:

“Öncekilerin yoluna karış karış, kulaç kulaç tabi olacaksınız. Hatta bunlardan biri kelerin deliğine girse bile siz de onu takip edersiniz.. Sahâbiler şöyle sordular: Ey Allah’ın Rasûlü Bunlar (öncekiler) Yahudi ve Hıristiyanlar mıdır? Dedi ki: Başka kim olabilir ki, buyurdular.”

    Allah Rasulü (s.a.v.)’nün sözü ne kadar doğrudur. Biz itikadı zayıf öyle insanlar gördük ki âlimlerin ve şeyhlerin ardına düşmüşler, şeyhlerini râb ve ilâh edinmişler, yahudi ve hıristiyanların yaptığı gibi onların kabirlerini mescid edinmişlerdir. Yine birtakım insanlar gördük ki, birtakım kelime ve kavranıları gerçek yerinden oynatmış, tahrif etmişler. “Bize ateş ancak sayılı günlerde dokunacak” diyenler gibi. Bunlarda, “Salih ve veliler, hem Allah’ın hem de bizimdir” derler. Hakkı sorduğun zaman her taifedeki tahrif böylelikle ortaya çıkar.

    Tasavvufçular öyle görüşler ortaya koydular ki, kitab ve sünnetle uyuştuğu bilinmiyor. Bu da hassaten tevhid meselesindedir. Sanki Şeriat onlar için bir değer taşımamaktadır. Bazı fakihler öyle işler uydurdular ki, bunu nereden aldıkları bilinmez. Akıl sahipleri, şairler ve avamdan servet sahipleri tağutlara ibadet etmeye başladılar. Şeyhlerinin kabirlerini mescid ve bayram yerine çevirdiler. Onların bu azgınlıkları nereye kadar gidecektir? Allah bizi bundan muhafaza etsin.”

Allame İbnu’l-Kayyım el-Cevziyye. i’lâmü’l Muvakkiîn (4/261) adlı eserinde şöyle der: “Avam için, bilinen mezheplerden birine intisap etmesi gerekir mi, gerekmezmi? Doğru, sahih olan görüşe göre; gerekmez. Allah’ın ve Rasûlü’nün farz kıldığı şeylerin dışında bir farz yoktur. Allah ve Rasûlü de hiçbir insana belli bir imamın mezhebine girmeyi farz kılmadı. Sadece kendi dinini taklid etmeyi emretti. Avam herhangi bir mezhebe intisap etse bile sahih olmaz. Faziletli devirler mezhepçilikten uzak kalarak göçüp gitmiştir. Avamın mezhebi olmaz. Birisi, ben Şafiî’yim, Hanbelîyim, Hanefî’yim veya Malikî’yim dese, birisi de ben fakihim, gramerciyim veya kâtibim demesiyle kâtip olmuyor ve sadece bunlar sözde kalıyorsa, onun bu iddiası da lafta kalır.

    Ben Şafiî’yim, Hanefî’yim veya Malikî’yim diyen, o imama tabi olduğunu, onun usûlünü takip ettiğini iddia eder. Bu da ancak; onun usûlünü ilim, bilgi ve istidlalle takip ettiği zaman sahih olur. Lâkin imamın bilgisi, usûlü ve siretinden çok uzak ve cahil olan bir kimsenin, ona intisabı nasıl sahih olur? Bu soyut bîr iddia ve her yönden boş bir sözdür. Avam için bir mezhebe intisap etmenin doğru olduğu tasavvur edilemez. Birisinin tüm görüşlerini alıp, diğerlerinin görüşlerini tamamen terkeden kimse için herhangi bir mezhebe intisab etmesi gerekmez. Bu davranış ümmetin arasında ortaya çıkmış hiçbir islâm müçtehidinin söylemediği çirkin bir bidattir. O müçtehidler en yüksek mertebe ve değere sahiptirler. Allah ve Rasûlü’nün bunu emredip emretmediğini daha iyi bilirler. Bir mezhebe intisab etmenin lüzumuna veya dört mezhepten birine intisap etmenin lüzumuna ait görüşler, bundan çok uzaktır.

    Allah için ne acaip şeydir ki: Allah Rasûlü’nün ashabının, tabiin, tebei tabiin ve diğer imamların görüşlerinin birçoğu kaybolmuştur. Yalnız bu fıkıh imamları arasında dört kişininki kalmıştır!!! Hiç bunlardan birinin söyledikleri sözleri arasında benim mezhebime gelin çağrısında bulunmuş mudur? Sahabe, tabiin ve tebei tabiine vacip kıldığını, Allah ve Resulü(s.a.v.), ondan sonra gelenlere de aynısını kıyamete kadar vacip kılmıştır. Vacib olan şey değişmez ve ihtilaf olunmaz. Velevki keyfiyeti, güç, acizlik, zaman, mekân ve vaziyet ölçüsü farklı olsa bile.

    Avam için bir mezhebi gerekli gören şöyle der: “Cahil olan bir kimse, intisap ettiği bu mezhebin hak olduğuna inanmıştır. İnancı gereği ona bağlı kalması gerekir sözü doğru olsaydı, intisap ettiği mezhebin gayrısından fetva talep etmesi, bulunduğu mezhebin bir benzerine veya daha tercihli olana girmesi haram olurdu. Bu ve bunun gibi fasit etkenler yol açtığı durumların bozukluğuna delalet eder. Bilakis Allah ve Resulü (s.a.v.) kavlini veya dört halifenin sözünü intisap ettiği imamın görüşüne muhalif olarak görse, bu gerekçe kendi imamının görüşü için onlarınkini terketmesini gerektirir.

    Bunun üzerine o kimse için dört imama tabi olanlardan veya diğer imamlardan dilediğinden fetva alması gerekir. Ne o kimse için de ve ne de müftü için beldesinin ravilerinden veya başka beldenin ravilerinin rivayet ettikleri hadislere bağlı kalması gerekli olmadığı gibi, icma ile dört mezhepten birine bağlı kalması da gerekmez. Bilakis hadis sahih olduğunda ister ravisi Hicaz’lı, ister Irak’lı, ister Şamlı, ister Mısır’lı, isterse Yemen’li olsun o hadisle amel etmesi vaciptir.”

                                                             DEVAMI>>>

[1]    İşte bunlar, İslâm’a usul ve furu’ bakımından muhalif olan. Şiâ fıkhında yerleşmiş bulunan mukarrer işlerdendir; abdestte ayakları mesh etmek Hakkında bakınız:  Vesâilu’ş-Şiâ ve Mustedrekâtuhâ adlı eser. müellif el-Harrûll Âmilî sayfalar: 1/369-383, 2/22-25. Muta nikahının cevazı Hakkında bakınız: Tahriü’l-Vesile adlı eser. Müellif Ayetullah Humeynî, sayfa 2/291 ve En’nihâye adlı eser. müellif et-Tusî, sayfa 489

Öğle vaktinin sona ermesinin: kendi gölgesinden sonra insan gölgesinin iki misli olacağı görüşü hakkında, bakınız: Mefatihu’l-Kerame Şerhu Kavaidu’l-Allâme adlı eser, müellif Muhammed ül-Cevvad ibnı Muhammedü’l-Hüseynî el-Âmilî, sayfa 1/13-25.

 

[2]   Doğru olan, sünneti, bu hadis kitaplarıyla sınırlandırmamaktır. Bunlar meşhur olsa dahi kanaatimize göre diğerlerine de ihtiyaç vardır. Mesela imam Ahmed’in müsnedi veya Darimî süneni sadece bunlardan biridir, bilinsin. Mütercim.

 

 
  Bugün 43 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=