ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Peygamber geleceği biliyor mu
 

Hz. Peygamber geleceği biliyor muydu? Gaybtan haber vermiş midir?

Fiten hadisleri konusunda doğru değerlendirmeler yapabilmek ve Hz. Peygamber'in gaybı ne kadar bildiğini anlayabilmek için, öncelikle Kur'an ve Sünnet'in meseleye bakışının tespit edilmesi gerekmektedir. Bu kriterler ışığında yapılacak yorumlar daha sağlıklı ve isâbetli olacak, hakîkate ulaşmada büyük imkanlar sağlayacaktır.

Bir beşer olarak diğer insanlardan farkı olmayan,[
[1]] ancak kendisine vahyedilen Hz. Peygamber, Allah bildirmedikçe gayb olan geçmişi,[[2]] o an yaşanan olayların iç yüzünü[[3]] ve geleceği[[4]] bilememektedir. Bu husus sadece son peygamberle ilgili olmayıp bütün peygamberler için geçerlidir. Âyet-i kerimede "
böylece (Allah), vahyedilmesini uygun gördüğü her şeyi kuluna vahyetmiş oldu"[ Necm, 53/10] denilmektedir. Bu ifâde, "en derûnî anlamıyla, Allah'ın, seçilmiş peygamberlerine bile, varlığın, hayatın ve ölümün gerçek anlamını, evreni yaratmasındaki maksadını ve bizzat evrenin kendisinin gerçek mahiyetini tamamen açmadığı"[[5]] anlatılmak istenmektedir.

Hz. Peygamber'i sihirbaz ve kâhinlerle karıştıran, onun şahsiyetini ilah, cin ve melek şeklinde düşünen, sadâkatini ancak gaybtan haber vererek ispat edebileceğine inanan Yahûdî, Hıristiyan ve müşriklere karşı Kur'an-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem'e:

"Melek olduğunu söylemediğini, insan idrâkini aşan şeyleri bildiğini iddiâ etmediğini ve Allah'ın hazînelerinin kendi yanında olduğunu ileri sürmediğini"[ En'âm, 6/50.]

 

söylemesini emretmektedir. Aynı şekilde, âyet-i kerime'de;

"(Ey Peygamber) de ki: 'Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşmazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci"     b-n.(A'raf, 7/188) buyurulmaktadır.

Mâturîdî (333/911) bu âyeti: "
Ben gaybı bilseydim ve bu sâyede size gelecek zararları giderip, menfaat elde etmenize vesîle olabilseydim bana îmân ederdiniz. Bana îmân edenlerin sayısının çok olması da Allah katında sevâbımın artmasına sebep olurdu"[[6]] şeklinde tefsir etmektedir.

 

Zemahşerî (538/1143) de: "Eğer gaybı bilseydim harplerde bazen galip bazen mağlup, ticarette bazen kârlı bazen zararlı, yönetimde bazen isâbetli bazen hatâlı olmazdım" şeklinde yorumlamaktadır.[[7]]

Fahreddin er-Râzî ise, (606/1209) Rasûlullah'ın gaybı bilmediğini bu âyetin açıkça ortaya koyduğunu ifâde etmektedir.[[8]]

Hz. Peygamber'in yaşadığı devirdeki bir çok olayın iç yüzünden haberdar olmadığı bilinmektedir. Nitekim O, âyet-i kerime ininceye kadar
İfk hadisesinin (6/627) doğru olup olmadığını;[[9]]

Tebük seferine (9/630) katılmayanların ileri sürdükleri mâzeretlerin ne derece gerçek olduğunu;[[10]]

Mescid-i Dırâr'ı inşâ edenlerin niyetlerinin Müslümanları parçalamak olduğunu[[11]] önceden bilememektedir.

Târihe elim vak'alar olarak geçen Reci'[[12]] (4/625) ve Bi'r-i Mâûne[[13]] (4/625) hadiseleri de, Hz. Peygamber'in kendisine bildirilmedikçe gelecekten habersiz olduğunu göstermektedir.

 

Hüzeyl ve Necid'lilerin "İslâmiyet'i öğrenmek istiyoruz" bahânesi ile Rasûlullah'tan öğretici istedikleri, sonra da kalkıp bu kimselere pusu kurarak suikast düzenledikleri ve acımasızca bu masum öğreticileri şehid ettikleri tarîhen sâbittir. Allah Rasûlü eğer onların bu kötü maksadını önceden bilseydi, bu yetmiş sahabîyi oraya kesinlikle göndermezdi.[[14]]

Zîra, Hz. Peygamber'i çok yakından tanıyan Enes b. Mâlik, hâfızların öldürüldüğü gün, Rasûlullah'ı daha önce hiç bu kadar üzgün ve sarsılmış olarak görmediğini ifâde etmektedir.[[15]]

Aynı şekilde Mû'te harbinde (8/629) şehid olan Zeyd b. Hârise, Abdullah b. Revâha ve Ca'fer b. Ebi Talib'in ölüm haberlerini aldığı zaman çok üzüldüğü ve gözlerinden yaşların aktığı kaynaklarda mevcuttur.[[16]] Bu ifâdeler, Rasûlullah'ın ölüm haberi kendisine ulaşmadan önce durumdan habersiz olduğuna işaret etmektedir.

Öte yandan bir düğün töreninde "
aramızda yarın ne olacağını bilen bir Peygamber var"[[17]] diye şiir söyleyen câriyenin böyle söylemesinin doğru olmadığını nezaketle belirten Hz. Peygamber: "Hayır öyle demeyin! Yarın ne olacağını ancak Allah bilir"[[18]] diyerek gördüğü yanlışı hemen düzeltmiştir.

Osman b. Maz'un hakkında "Allah'ın sana ikramda bulunacağına şehâdet ederim" diyen Ümmü'l-Â'la'ya (6/627) hitâben: "Allah'ın ona ikram edeceğini nereden biliyorsun?" diye sormuş, onun: "Anam, babam sana fedâ olsun ey Allah'ın Rasûlü! Peki, Allah (c.c.) kime ikram eder?" diye cevap vermesi üzerine, O: "Osman b. Maz'un ölmüştür ve onun için Allah'tan hayır dilerim. Allah'a yemin ederim ki, ben Allah'ın Rasûlü olduğum halde ne muamele göreceğimi bilmiyorum"[[19]] diyerek insanların bir takım hatâlı düşüncelere düşmesini önlemiştir. Hz. Peygamber'in bu tarz ifâdeleri, onun insan kavrayışının ötesindeki bir takım gerçeklere tam anlamıyla muttalî olmadığının bir işâretidir.

Mahşerde ümmetinin affedilmesini isteyen Hz. Peygamber'e: "
Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun"[[20]] denileceği haber verilmektedir. Bu hadîs-i şerif, gelecekte ümmetinin neler yaptığından Hz. Peygamber'in bilgisinin olmadığını ortaya koymaktadır. Zîra, Hz. Îsa'dan sonra, onun takipçilerinin yaptıklarından Hz. Îsa'nın haberinin olmadığı da Kur'an-ı Kerim'de ifâde edilmektedir.[ Mâide 116-118]

Bu bakımdan gelecekte yaşanacaklar konusunda da bütün peygamberlerin sınırlı bir bilgiye sahip oldukları anlaşılmaktadır.

Aynı şekilde, Hz. Peygamber'in kâdı olarak hüküm verirken dâvâsını daha iknâ edici delillerle savunanın lehine hüküm verebileceğini, hakîkatte kimin haklı kimin haksız olduğunu bilemeyeceğini, bu nedenle haksız olan tarafın, dâvâsını savunarak karşı tarafın hakkını almamasını tavsiyesi[
[21]] de, onun gaybı bilmediğini göstermektedir.

 

Nitekim Hz. Âişe: " ….Kim Muhammed'in yarın ne olacağını haber verdiğini sanıyorsa, şüphesiz o Allah'a büyük bir iftirâda bulunmuş olur. Çünkü Allah şöyle buyurmaktadır: "De ki: 'Göklerde ve yerde olan hiç kimse, (yani) Allah'tan başka (hiç kimse), yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekleri bilemez. (Yaratılmış olanlar) öldükten sonra ne zaman diriltileceklerini de bilemezler'[Neml, 27/65.]"demektedir.[[22]]

 

Hz. Âişe'nin bu beyânına rağmen[[23]] aktarılan bir rivâyette, 'Hz. Peygamber'in sabah namazını kıldırıp minbere çıktığı ve öğlene kadar konuşma yaptığı, daha sonra öğle namazını kıldırıp ikindiye kadar konuştuğu, müteakiben ikindiyi kıldırıp güneş batıncaya kadar konuştuğu ve kıyâmete kadar olmuş ve olacak şeyleri anlattığı'[[24]] ifâde edilmektedir. Bu rivâyet daha en baştan, "namazı kısa tutmayıp hasta, zayıf ve ihtiyaç sâhiplerini gözetmeyerek, insanları camiden soğutanları sert bir şekilde uyaran ve insanların sıkılmasını hoş karşılamayan",[[25]]

"Allah'a yemin olsun ki, sözü yeteri kadar söylemeyi uygun görürüm. Şüphesiz sözü tadında bırakmak, uzatmaktan çok daha iyidir"[[26]]   diyen Hz. Peygamber'in Sünnet'iyle bağdaşmamaktadır. Aynı şekilde, "Rasûlullah, bizi usandırmamak için belirli günlerde vaaz ederdi"[[27]] şeklinde onun uygulamasını aktaran sahâbînin sözleriyle de çelişmektedir. Dolayısıyla, bu rivâyetin zayıf olduğu görülmekte olup, Hz. Peygamber saatler süren bir konuşmasında kıyâmete kadar olmuş ve olacak olaylardan bahsetmemiştir. Bu itibarla Hz. Âişe'nin sözleri daha tutarlı ve iknâ edicidir.

Kur'an dışı vahiylerle Hz. Peygamber'in gaybe muttalî kılınması söz konusu olmakla beraber,[
[28]] onun gelecek hakkında söylediği genel hükümler ifâde eden bazı sözlerini vahye mahzar olmadan kendi değerlendirmesiyle söylemesi mümkündür. Nitekim onun, Medine'de siyâsî, etnik, dînî ve sosyal faktörleri göz önünde bulundurarak bir devlet kurduğu ortadadır.

 

O, bu dengelerin muhâfazasının zor olduğunu ve bunlar bozulduğu takdirde iç karışıklıkların çıkacağını herkesten çok daha iyi bilmektedir. Bu bilgiye basîreti, firâseti, tecrübesi ve sağlam muhâkeme yeteneği sonucu ulaşması ve bunlara istinâden ümmetini bâzı konularda bir takım benzetmelerle ve umûmî ifâdelerle uyarması imkan dahilindedir. Halifelerin şehid edilmesiyle başlayan kargaşa ve karışıklıklar döneminde ashâbın bu olayları Hz. Peygamber'in önceki uyarılarıyla ilişkilendirerek değerlendirmeye çalışmış olmaları da mümkündür.

Hz. Peygamber'in kıyâmete yönelik bir kısım uyarıları ise, "küresel kıyâmet"le ilişkilendirmek yerine, iktidarın el değiştirmesi ya da yönetimin yıkılması ve sonrasında meydana gelebilecek karışıklıklar şeklinde anlaşılabilir. Zîra, rivâyetler bu şekilde değerlendirildiğinde onun kehânet türünden bilgiler aktarmadığı, siyâsî ve sosyal içerikli konularda ümmetine bazı stratejik bilgiler verdiği, karşılaşabilecekleri muhtemel sıkıntıları aşmaları için yapmaları gerekenler konusunda onları uyardığı ve bunun da gâyet normal bir durum olduğu görülecektir.

                                                                               DEVAMI>>>

[1] Bu konu ile ilgili geniş bilgi için bkz. ERDOĞAN, M. Vahiy-Akıl Dengesi Açısından Sünnet, s. 222-228.

[2] Âl-i imrân, 3/44; Hûd, 11/49; Yûsuf, 12/102.

[3] Tevbe, 9/107-108; Nûr, 24/11-16; Tahrîm, 66/3.

[4] En'âm, 6/50, A'raf, 7/188; Ahkâf, 46/9. Ayrıca bkz. Yûnus, 10/20; Kehf, 18/23-24; Lokmân, 31/34.

[5] ESED, Muhammed, s. 1081, 53/10, 6 no'lu dipnot.

 

[6] MÂTURÎDÎ, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed, Te'vilâtü'l-Kur'an, (Te'vilâtü Ehli's-Sünne), (I-II), 1a-814b, Topkapı/ Medine; no: 180, I, 219a-219b.

 

[7] ZEMAHŞERİ, Cârullah Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki't-Tenzîl ve Uyûni'l-Akvâl fî Vucûhi't-Te'vîl, thk. Mustafa Hüseyin Ahmed, Kahire, 1953, II, 145. Krş. KURTÛBÎ, el-Câmî, VII, 336; ŞEVKÂNÎ, Muhammed Ali, Fethu'l-Kadir el-Câmiu beyne Fenneyi'r-Rivâyet-i ve'd-Dirâyeti min İlmi't-Tefsîr, (I-V), Kahire, 1964, II, 274.

 

[8] RÂZÎ, Mefâtîhu'l-Gayb, XV, 69.

[9] Nûr, 24/11-16.

[10] Tevbe, 9/94.

[11] Tevbe, 9/107-108.

[12] TABERÎ, Tarih, II, 538-544.

[13] TABERÎ, Târih, II, 545-554.

[14] BUHARÎ, 64/Megâzi, 28 (V, 40-44); 56/Cihad, 9 (III, 204).

[15] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 41 (II, 84).

[16] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 4, 44 (II, 72, 87).

[17] BUHARÎ, 67/Nikah, 48 (VI, 137), 64/Megâzi, 12 (V, 15); TİRMÎZÎ, 9/Nikah, 6 (III, 399).

[18] İBN MÂCE, 9/Nikah, 21 (I, 611).

[19] BUHARÎ, 23/Cenâiz, 3 (II, 71).

[20] BUHARÎ, 92/Fiten, 1 (VIII, 86-87).

[21] BUHÂRÎ, 52/Şehadât, 27 (III, 162); 93/Ahkâm, 20 (VIII, 112); MÜSLİM, 30/Akdiye, 3 (II, 1337); EBÛ DÂVUD, 23/Akdiye, 7 (IV, 13-15); MÂLİK b. ENES, Muvattâ, thk. M. F. Abdulbâkî, (I-II), Çağrı Yay., 1992, 36/Akdiye, 1 (II, 719).

 

[22] MÜSLİM, 1/İman, 77 (I, 159); TİRMÎZÎ, 44/Tefsîru'l-Kur'an, 6 (V, 262-263).

 

[23] "Hz. Âişe'nin yaptığı tenkidlerin hareket noktası Kur'an ve Sünnet'tir. O, bu iki kaynaktan aldığı İslâmî kültüre kendi düşüncelerini de katarak pek çok meselede İslâmî cemiyeti aydınlatan bir ilim ve fazîlet meş'alesi olmuştur." Bkz. HATİBOĞLU, Mehmet Said, "Hazreti Âişe'nin Hadis Tenkitçiliği", AÜİFD., XIX, 72, Ank., 1973.

[24] MÜSLİM, 52/Fiten, 6 (III, 2217). Ayrıca bkz. NESÂÎ, 6/Mevâkit, 55 (I, 297).

[25] BUHÂRÎ, 3/İlim, 28 (I, 31); 93/Ahkâm, 13 (VIII, 109); İBN MÂCE, 5/İkâme, 48 (I, 315-316); İBN HANBEL, IV, 118, 119 V, 273.

 

[26] EBÛ DÂVUD, 40/Edeb, 86 (V, 275-276).

[27] BUHÂRÎ, 3/İlim, 11, 12 (I, 25); MÜSLİM, 50/Münâfikîn, 19 (III, 2172-2173 ); TİRMÎZÎ, 41/Edeb, 72 (V, 142) İBN HANBEL, I, 377, 378, 427, 440, 443, 462, 465, 466, IV, 203.

 

  Bugün 106 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=