ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Manifesto
 

Yüz binlerce yıl önce başladı serüvenimiz. Yeryüzünde kan döken vahşi yaratıkların (2:30) ALLAH tarafından halife seçilmesiyle… Melekleri bile şaşırtan bu tercihin hikmeti; vahşinin isimleri (konuşmayı) öğrenerek yabanlıktan beşeriyete yükselmesi idi.(2:31-33) Bu edinim sonucunda insanlık yeryüzü cennetiyle ödüllendirildi. (2:35) Ta ki ilk günaha kadar. (2:36; 7:19-23) 

İlk günah; kıskançlıkları, ihtirasları, savaşları ve düşmanlığı beraberinde getirdi.(2:36; 7:24) Artık birbirimize düşmanlar olarak inmiştik bir kere.(2:38; 7:24-25)  Ancak RAB bizi hiç yalnız bırakmadı. Çünkü o hep bizimleydi. Anlaşmazlıklarımızı çözümlemek için peygamberler ve beraberinde kitaplar (vahiy) indirdi.(2:213) Fakat insan asla ilk günkü safiyetine dönemedi. Kısa süreli öze dönüşler olsa da inmişti bir kere. Nuh, Hud ve Salih (as) tüm kabiliyetleri ve gayretlerine rağmen başaramadılar. Sonuç, helak olan kavimler… 

Derken dünyanın tamamen karanlıklara boğulduğu bir sırada bir genç, (21:60) diyalektik metotla (6:74-79) hakikati keşfetti. Salt kendi çabasıyla bulduğu bu gerçek, onu ALLAH’ın halili, (dostu) (4:125) insanlığınsa imamı mertebesine yükseltti. Delikanlı bu rütbeye kolay ulaşmamıştı. Kavminden tecrit edilmiş (19:46) ve ateşle imtihan edilmişti. (21:68-69; 29:24) Yıllarca hasretle beklediği (11:71-73) oğlunu boğazlama konusunda bile tereddüt geçirmeyen imam, (37:102-107) en sonunda bazı kelimelerle sınanmış ve sonunda bu payeye ulaşmıştı. (2:124) 

Tüm Hanif Müslümanların babası (22:78) olan bu bilge zata, ibadet menasıklarının tamamı öğretildi. (21:73; 2:128) İnsanlığın dinsel evrim sürecinde önderlik, zalim olanları müstesna onun nesline verildi.(29:27; 19:58; 19:49; 2:124)  Böylelikle Sünnetullah gereği hak, tedrici olarak tüm âleme yayılabilecekti. Ardı ardına peygamberler gönderiliyor, insanlık iki ileri bir geri gittiği tekâmül sürecinde sürekli pişiyordu. Ancak liderlikteki başat unsur Yakubiler, (32:24; 2:47; 2:122) tüm zemini oluşturabilmiş olmalarına rağmen çağrıyı evrensel boyuta taşı(ya)madılar.   

Ve ALLAH insanlığın zirve noktasındayken halilinin duasına (2:129) da icabet ederek harem halkından onlara kitabı ve hikmeti öğretecek son nebisini seçti. (2:151; 3:164; 62:2) Çünkü İsmail evladı Ümmiler, Yakup (İsrail) soyu gibi fıtratlarını bozup Haniflikten alabildiğince uzaklaşmamışlardı. İbrahim’i kendi çaplarında takip ediyor, (3:67) tek bir ALLAH’a inanıyor (29:61; 31:25; 39:38; 43:9,87), namaz kılıp (8:35; 107:5),  oruç tutup (2:183) haccı da eda ediyorlardı (9:19). Kendilerine Arap (9:90; 9:97-98; 9:101; 9:120; 48:11; 48:16; 49:14)  denilen bu ümmiler (3:20; 3:75; 7:157-158); Hadariler ve Bedeviler (33:20) olarak iki şekilde kategorize edilmişlerdi. En şereflileri Kureyş kabilesi idi. (106. sure) 

Hatem’ül Enbiya’yı (33:40) da bağrından çıkaran bu kabile, tüm Arapların saygı duydukları Kâbe’nin hizmetkârları olduklarından, tüm diğer Arap kabilelerinin haklı olarak teveccühünü kazandılar. Özellikle hicretten elli yıl kadar önce meydana gelen “Fil vakıası” (105. sure) sonucunda Kâbe’nin prestiji oldukça yükseldi. Aynı durum onun hadimleri olan Kureyş’in de saygınlığını benzer şekilde arttırdı. Böylelikle eşkıyalık ve emniyetsizlik sebebiyle kimsenin seyahat bile etmeye cesaret edemediği Arap yarım adasında kolaylıkla ticaret seferleri düzenleyebildiler. Habeşistan, Sasani ve Roma İmparatorluklarından elde ettikleri ticari imtiyazlarla adet haline getirdikleri yaz ve kış seferleri (105:2) sonucunda tüm Ortadoğu ticaretini tekellerine aldılar. Bunun sonucunda hac dönemlerinde nüfusu yüz bine varan Kureyş’in şehri Mekke, Tüm dünyanın en büyük din, ticaret, turizm, kültür ve sanat merkezi haline geldi. Ticaret için gerekli lakin asrı için lüks olan okuma yazmayı Kureyş’in tamamına yakını biliyordu. Din ve şiiri merkezine yerleştirmiş bu toplum, edebi anlamda geçmiş ve gelecekte kimsenin ulaşamayacağı bir seviyedeydi. Böylelikle kıyamete kadar yürürlükte kalacak son kitaba mazhar oldular. 

Ancak Kureyş’in bu gelişmişlik düzeyi bedevilikten gelen pek çok artılarının kaybolmasını doğurdu. En büyük zayiatları kuşkusuz fıtratlarını bozarak yalın bir din anlayışı yerine binlerce kural ve kaidesi (5:103; 6:136-145) olan dinsel doktrinler benimsemeleriyle ortaya çıktı. Ticaret neticesiyle yoğun ilişki içerisinde bulundukları diğer Sami halklardan etkilenmişlerdi. Her türlü dinsel fraksiyonun membası olan Samilerin, toy kardeşleri Kureyş’i etkilememesi düşünülemezdi zaten.  Böylelikle kitabi olmasa da kitaplı dinlere taş çıkaracak derecede çetrefilli bir dine sahip olmuşlardı. 

Peygamberlik tespihinin son boncuğu, açıktan davete başladığında şiddetli bir tepki verdiler. Çağrıya peygamberimizin yakın çevresi ve aşağı tabakadan birkaç kişinin dışında icabet eden olmadı. Çünkü atalarından uzanmış ipe sımsıkı sarılıyorlardı (2:170; 5:104; 7:28,70; 11:62,87,109; 12:40; 21:53;  26:74;  28:36; 31:21; 43:21-24). Dosdoğru yolda olduklarına dair en ufak bir kuşkuları yoktu (6:23; 16:125; 53:30; 83:32). Kuran’ın kendilerini müşrik olarak tanımlaması baskılarını iyice arttırdı. Çünkü kendilerini muvahhit zannedip kutsallaştırmış oldukları nesne ve kişilere sadece kendilerini ALLAH’a daha fazla yaklaştırsın diye tabi olduklarını ileri sürmekteydiler (39:3). Müslümanları ise sapkınlar olarak niteliyorlardı. (38:62,63; 16:125; 53:30; 83:32)   

Bu kararlılıkları ve inatçılıkları yüzünden tam 13 yıl boyunca Kuran’ın mucizevî özelliği (29:50,51) ve Resulullah’ın tüm gayret ve çabalarına karşın Mekke’de yalnızca birkaç yüz kişi ihtida etti. Nitekim Efendimizin Kureşy’ten umudunu kestiği ve artık Mekke’de hayat hakları olmadığı bir sırada mesaj, Medineli bedeviler tarafından yankı buldu. Medineliler, Hanif fıtratlarını bozmamış olduklarından kolaylıkla davete icabet edip küçük bir münafık azınlık haricinde ateşli bir şekilde İslam’ın yardımcıları (Ensar) (9:100, 117; 61:14)  oldular. Bir devlete kavuşan İslam, özellikle Kureyş’in güdümünde olmayan kuzey kabilelerinin de katılımıyla çığ gibi büyüyordu. İslam’ın önlenemez yükselişini engellemek için Kureyş pek çok savaş tertip ettiyse de muvaffak olamadı.  

Hicretin 8. yılında Mekke’nin fethiyle (48:24, 25) müşriklik tüm dayanağını yitirdiğinden süratle bitme noktasına geldi. Çok kısa zamanda tüm Bedevi kabileleri zaten Kureyş’in gazlamasıyla ayakta duran dinlerini terk edip dalga dalga İslam’a girdiler. Hicri 10 yılında Kuran’ın tamamlanması ve dinin kemale ermesinin (5:3) ardından Hz. Muhammet (sav) görevini tamamlayarak ahirete irtihal etti. Ardında tüm Arabistan’a hükmeden bir devlet, binlerce iyi yetişmiş davetçi ve en önemlisi Kuran’ı bıraktı. ALLAH’ın resulüne salât ve selam olsun. 

İslam dininden aldıkları şevkle Araplar, çok kısa bir zaman içerisinde müstekbir iki imparatorluğu yerle bir ettiler. Üçüncü halifenin devrinde İslam sınırları batıda İspanya içlerinden[1] doğuda Türkistan ve Sind’e kadar ulaşmıştı. Bu muazzam fetih hareketi faydası kadar riski de bünyesinde barındırıyordu. On yıldan az bir süre zarfında yüzlerce ırk, dil, din ve mezhep İslam bünyesine katılmıştı. Mevcut Müslüman nüfus, bir anda ona katlandı. Dolayısıyla azaya yeni katılan bu unsurların adaptasyon süreci sıkıntıları da beraberinde getirecekti. İster kötü, isterse iyi niyetle eski köklü dinlerini bırakıp İslam’a girenlerin eski kangren olmuş inanışlarını bir çırpıda atmalarını beklemek haksızlıktır.  

Kaynayan bu kazan dördüncü halifenin devrinde patlak verdi. Dönem Müslümanları üç ayrı şekilde kümelendiler: 

1-     Tüm fütuhatı gerçekleştiren Bedeviler ve Kuzey Afrika ve İspanya’nın fethinde aslan payına sahip göçebe Berberiler.

2-     Kılıç zoruyla İslam’a girmiş Kureyş, Sakif [2] ve Müslüman olup onlarla çok kısa sürede kaynaşarak Araplaşan Samiler.[3]

3-     Büyük bir imparatorlukları ve köklü dinleri olan lakin İslami fetihlerle tüm ayrıcalıklarını yitiren İranlılar.  

Bu üç grup, tamamen farklı backgrounda sahip olmaları hasebiyle ister istemez aralarında çekişmeye girdiler. Asıl mesele dini olmakla beraber ekonomik, kültürel, sosyal, tarihsel ve siyasal pek çok etmen ihtilafı körüklüyordu.  

3’üncü Halife’nin katledilmesiyle başlayan fitne, kısa sürede tüm İslam ülkesini ateşe çevirdi. Yeni halifeye 1’inci ve 3’üncü gruptaki halklar biat etmişken 2’nci şubeye dâhil olanlar 3’üncü Halife devrinde elde ettikleri imtiyazları kaybedeceklerini bildiklerinden Şam Valisi önderliğinde Halife’ye başkaldırdılar. Uzun zamandır birbirlerine diş bileyen bu iki grubun savaşmaları gecikmedi. Tarihçilerin Sıffin olarak adlandırdıkları bu savaşta 1’inci ve 3’üncü grubun aslında çelişik ve birbirlerine pamuk ipliğiyle bağlı olduklarını fark eden Şam tarafındaki siyaset dâhisi Amr b. As, savaşı tam kaybedecekleri sırada[4] mızrakların ucuna Kuran’ı koymak suretiyle Hz. Ali tarafını birbirine düşürdü.[5] 3’üncü kümenin savaş meydanında bulunması dinden çok siyasi sebeplere dayandığı için daha fazla kayıp vermemek adına İmam Ali’yi ölümle tehdit ederek[6] onu tahkime zorladılar.[7] 1’inci grup ise Emevilerin İslam’la hiç ilgilerinin olmadığını bilmelerinden ve bu fitnenin ancak kılıçla çözüleceğine kanaat getirdiklerinden “hüküm yalnız ALLAH’ındır.” [8] diyerek hakemleşmeyi protesto edip dönüş yolundaki ordudan ayrıldılar. [9] 

Böylelikle üç farklı grup üç ayrı siyasi bayrak altında toplanmış oldu. Birincilere Harici, ikincilere Sünni, üçüncülere ise Şii denilecekti. Başlangıçta ameli ve itikadı hiçbir farklılığı bulunmayan bu siyasi fırkaların yalnızca tabanları ve üslupları değişikti. Savaş meydanında Hz. Ali’yi ortada bırakan Şiiler, zincirleme bir şekilde imamın şahadetine kadar hep ona ihanet ettiler.[10] Ardından aynı akıbete Oğlu Hasan’ı [11] da maruz bırakarak onun hilafeti Muaviye’ye devretmesine sebep oldular. [12] Böylelikle Emeviler, Haricilerin haricindeki [13] tüm ümmetin halifesi statüsüne gayri meşru bir şekilde yükselmiş oldu. 

Emevilerin her açıdan takındıkları İslam dışı tutumlar,[14] süratle dinini dünyasına değişmemiş Müslümanlar tarafından tepkiyle karşılanıyordu. Hoş Hariciler onlara hiç biat etmemiş olsalar da şöhretsiz Bedeviler olduklarından erken dönemde tehdit değillerdi. Fıskını gizli icra eden Muaviye helak olup yerine küfrünü alelade sergilemekten imtina etmeyen Yezit geçince içlerinde pek çok kanaat önderinin de bulunduğu Müslümanlar infiale kapıldılar. Tabi ki akla gelen ilk alternatif peygamberimizin torunu İmam Hüseyin idi. Küfeli Şiiler,[15] on binlerce[16] mektup yollayıp “Babana ve ağabeyine yaptıklarımızı sana yapmayacağız.” [17] deyip yeminler ederek imamı şehirlerine davet ettiler. Ancak hıyanetleri tekrar nüksetmiş olacak ki tarihin görmüş olduğu en vahşi şekilde İmamı ve tüm Evlad-ı Resulü kendi elleriyle Kerbela’da şehit ettiler.[18]  

Hiç kuşkusuz Yezit’in fıskı fücuruna sadece İmam Hüseyin değil pek çok ileri gelen karşı çıktı. Peygamberin kenti Medine’de Ensar’ın çocukları da yeniden ALLAH’ın dinine yardım etmek için başkaldırdılar.[19] Tarihe “Harre” trajedisi olarak geçecek bu olay sonunda Emevi ordusu, tüm erkekleri katledip[20] kadınlara tecavüz[21] ettikleri gibi, şehirde de taş üstünde taş koymayacaklardır.[22] Bu zafer (!) haberleri kendisine iletildiğinde Yezit melunu Bedir’de öldürülen müşrik dedelerinin intikamını Kerbela’da Haşimilerden ve Harre’de de Ensar’dan aldım diyerek beyitler okuyacaktır.[23] Ensar ve Haşimilerden intikamlarını alan Emeviler için artık sıra Muhacirlerin çocuklarına gelecektir. Onları da Mekke’de kıyam etmiş Abdullah b. Zübeyir’le beraber Kâbe’nin içerisinde Kâbe’yi de mancınıkla yıkarak[24] hunharca katledeceklerdir.[25] 

Böylesine büyük bir sindirme operasyonundan sonra Emeviler’e “Sonunu düşen kahraman olamaz.” Parolasıyla hareket eden Haricilerin dışında kimse ses edemedi. Onlar da yüzlerce kez başkaldırmışlar ve her isyanları kanlı bir soykırımla sonuçlanmıştır.[26] Emeviler döneminde başta 120 bin [27] Müslüman’ı kılıçtan geçiren Haccac-ı zalim olmak üzere milyonlarca masum Müslüman katledildi. Bunların çok büyük bir kısmı Harici Araplardı. Arap milliyetçisi olarak tanımlanan Emevilerin gerçek Arap olan Bedevi soykırımı yapması onların aslında Müstearap şovenisti olduklarını da ortaya koyuyordu.  

Yaklaşık bir asır hüküm süren Emevi tağutu, yerini başka bir azgın olan Abbasilere bıraktı. Abbas oğulları, İslam düşmanlıklarını Emeviler gibi amatörce değil sistemli ve programlı bir şekilde yerine getirdiler. Emeviler’in iktidarda kaldıkları sürece tek bir kırmızıçizgileri vardı; o da saltanatlarını muhafaza etmek. Bu amaç uğrunda iktidarlarını sağlamlaştıracak hadisler uydurtmak ve aleyhlerindeki Kuran ayetlerini geri plana attırmanın dışında profesyonel bir tutum içerisine girmediler. Lakin Abbasiler başta hadis yazımının önündeki engelleri kaldırıp teşvik etmek [28] olmak üzere pek çok şekilde İslam dinini temelden dinamitleyen eylemlere imza attılar. Yazılan tüm hadis kitapları, ameli ve İtikadî mezhepler bu devrin ürünüdür.  

                                                DEVAMI>>>

------------------------------

[1] İspanya’nın Osman zamanında fethedildiği hususunda bkz. Taberi, Tarih 1 2817. M. Hamidullah, Aziz Kuran, s. 41; Zehebi, Tarihu’l-İslam, c. 6; s. 22

[2] Taiflilerin kabilesinin adıdır. Kureyş’ten sonra itibar ve kudret olarak onlar gelmekteydiler. Onlar da aynen Kureyş gibi kılıç zoruyla İslam’a girmişlerdir.

[3] Kıptiler, Yahudiler, Keldaniler, Aramiler, Asurîler ve Fenikeliler’den oluşan bu halklar Arapçaya çok yakın bir dile sahip olduklarından İslam’a girmeleriyle birlikte behemehâl Araplaşmışlardı.

[4] İbni Kuteybe, El İmame, c.1, s. 101-102; Taberi, Tarih, c.5, s.48; Zehebi, Tarihü’l İslam, c.2, s.541; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.273

[5] Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.400; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.160-161; İbni Kuteybe, El İmame, c.1, s. 101-102; Taberi, Tarih, c.5, s.48; Zehebi, Tarihü’l İslam, c.2, s.541; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.273

[6] İbni Esir, El Kamil, c.3, s.161; Yakubi, Tarih, c.2, s. 188-192; Taberi, Tarih, c.5, s.49; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.274

[7] Yakubi, Tarih, c.2, s. 188-192; Taberi, Tarih, c.5, s.49; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s.274

[8] Minkari, Vak’atü Sıffin, c.512-514; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.405; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.165

[9] Yakubi, Tarih, c.2, s.191; Halife B. Hayat, Tarih, s.144; Taberi, Tarih, c.5, s.57-63; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.405-407; İbni Kesir, El Bidaye, c.7, s. 279; İbni Cevzi, El Muntazam, c.5, s.124

[10] Taberi, Tarih, c.5,  s.89-90; Mesudi, Mürücü’z Zeheb, c.2, s.418; İbni Esir, El Kamil, c.3, s.17

[11] Taberi, Tarih, c.5, s.164; Yakubi, Tarih, c.2, s.214; İbni Esir, El Kâmil, c.3, s.203-204

[12] Taberi, Tarih, c.5, s.160; İbni Esir, El Kâmil, c.3, s.204

[13] Mahmud Şakir, Hz. Âdem'den Bugüne İslam Tarihi, Kahraman Yayınları: c.3, s.346-350.

[14] Taberî, Tarih, c. 7, s. 3 -13; İbni-i Esir, el Kâmil, c. 4, s. 40 -41;  İbni-i Kesir, el Bidaye, c. 8, s. 216;  İbni Abdirrabbih, Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 388; Yakubi, Tarih, c. 2, s. 250

[15] Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 228-229; Taberi-Tarih. c. 6, s. 194-197; Mesudi, Murûcu’z Zeheb c. 3, s. 64

[16] Taberi, Tarih c. 6, s. 221; Yakubi, Tarih c. 2, s. 241-242

[17] Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 230; Taberi. Tarih c. 6, s. 196

[18] İbni Abdi Rabbih, İkdülferid c. 3, s. 217-225; Taberi, Tarih c. 6, s. 222-260; Dineveri, Kitabü’l Ahbar s. 256-259; Zehebî, Alamünnübelâ c. 3, s. 203-211; Mesudî, Murucuzzeheb c. 3, s. 80-88

[19] Tarihi, Taberî, c. 7, s. 3 -13;  İbn-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 40 -41 ve İbn-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 216;  İbni, Abdirabbih, Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 388.

[20] Taberî, tarih, c. 7, s. 6 - 8; İbn-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 45 – 46; İbn-i Kesir, el bidaye, c. 6, s. 234.

[21] İbn-i Kesir, el-Bidaye, c.8, s.220-224; Taberi, Tarih, c.6,s. 483-495; Taberî, tarih, c. 7, s. 11; İbn-i Esir, el Kâmil, c. 3, s. 47

[22] Zehebî,  Tarih’ül İslam, c. 2, s. 356- 357; İbn-i Kesir, el-Bidaye, c.8, s.220-224; Taberi, Tarih, c.6,s. 483-495; Taberî, tarih, c. 7, s. 11; İbn-i Esir, el Kâmil, c. 3, s. 47

[23] İbni Abdirrabbih , Ikdu'l-Ferid, c. 4, s. 390; İbn-i Kesir, el Bidaye, c. 8, s. 224; Dineveri, Ahbaru't-Tival, s. 267.

[24] Zehebî, Tarih-ul İslam, c. 3, s. 114; İbni Kesir, el bidaye, c. 8, s. 329; İbni A'sem, Fütuh, c. 6, s. 275 – 276; Taberî, tarih, c. 7, s. 202

[25] İbn-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 332; Futuh-u İbn-i A'sem, c. 6, s. 279; Taberî, tarih, c. 8, s. 202 - 205.

[26] Taberî, Tarih, c. 7, s. 3 - 13; İbni-i Esir, el kâmil, c. 4, s. 40 – 41; İbni Esir, El-Kamil c. 5, s. 64-66; İbni Kesir, El-Bidaye  c. 9, s. 303-304,357-361; İbni Esir, El-Kamil, c. 5, s. 173-176; İbni-i Kesir, el bidaye, c. 8, s. 216; İbni Abdirabbih, İkdu'l-Ferid, c. 4, s. 388; İbni Kesir, EI-Bidaye  c. 10, s. 47, 51-52, 55-58, 66-69

[27] Tırmizi, Sünen c. 4, s. 499.

[28] Bkz. Kitabımızın: “Hadislerin yazımı bir asır yasaktı.” Bölümü.

 

 
  Bugün 194 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=