ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  M2- Said Nursî’ye Yakıştırılan Olağanüstü Özellikler devam
 

  h- Mehdi olduğu iddiası

Risale-i Nurun bir kısım önemli şakirtleri, Said Nursî’ye ıslarla şunu sorarlar:

- Ahir zamanda, Peygamberimizin ailesinden gelecek olan o büyük mürşidin sen olduğunu düşünüyoruz. Ama sen bu kanaatimizi ısrarla kabul etmiyor, çekiniyorsun. Bu bir çelişkidir. Çelişkinin hallini isteriz".

Said Nursî bu soruya şu cevabı verir:

- Gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kutsal cemaatin manevi şahsiyetinin üç görevi vardır. Bunlar; imanı kurtarmak, Peygamberin halifesi unvanıyla İslam’ın farklı yönlerini ihyâ etmek ve zamanın etkisiyle Kur’ân hükümlerinde ve şeriat kanunlarında görülen bir çok değişiklik sebebiyle o zât bu en büyük görevi yapmaya çalışır.

Nur şakirtleri birinci görevi tam olarak Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü görevler buna nispetle ikinci, üçüncü derecede olduğundan, Risale-i Nur'un manevi kişiliğini (Said Nursî’yi) haklı olarak bir çeşit mehdi diye algılıyorlar. … Hattâ bir kısım evliya, gayb ile ilgili kerametlerinde Risale-i Nur'un (Nur Elçisi Said Nursî’nin) tam o âhir zamanın hidâyet edicisi olduğu, inceleme ve yorumla, anlaşılır diyorlar.

İki noktada karışıklık olduğundan yoruma ihtiyaç vardır:

Birincisi: … Peygamberin halifesi olma ve İslâm birliği; halka, siyasetçilere ve özellikle bu asırdaki düşüncelere göre birinci görevden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid gelmiştir, ama her biri üç görevden birisini bir yönüyle yaptığı için âhir zamanın büyük mehdîsi unvanını almamışlardır.

İkincisi: Âhir zamanın o büyük şahsının Peygamber ailesinden olmasıdır. Aslında ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) manevi evladı hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Muhammed (a.s.m.)’ın ailesi bir mânâda hakikî Nur şakirtlerini de içine aldığından, ben de o aileden  sayılabilirim[1].

 Kırk günde bir ekmek yiyip başka günlerde yemeyen meşhur veli Osman-ı Hâlidî ile Isparta’nın tanınmış âlimlerinden Topal Şükrü, bir gerçeği açıkça görmüş ve haber vermişlerdir. O gerçek şudur:

“Ümmetin, âhir zamanda gelmesini beklediği kişinin üç görevinden en önemlisi ve en büyüğü gerçek  îmanı yaymak ve ehl-i îmanı sapıklıktan kurtarmak olduğundan, o görevi tümüyle Risale-i Nurda görmüşlerdir. Bu sebepledir ki, Hz. Ali, Abdülkadir Geylanî ve Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun manevi kişiliğinde (Said Nursî’de) gözleriyle görmüş gibi işaret etmişlerdir… Bu gerçek gösteriyor ki; gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru kendi programı olarak uygulayacaktır[2].”

   i- Beklenen Mesih olduğu iddiası

Risale-i nurlara göre, gelmesi beklenen İsa, Said Nursî’dir. Çünkü İsa’yı bekleyenler, onun Deccal’i öldüreceğine inanırlar[3]. Said Nursî’nin pek parlak kaside diye övdüğü şiirde bu husus dile getirilmektedir:

“Her yangını senin nurun söndürür,

Her bir yeri bir gülşene senin nurun döndürür,

Deccâlı da bir gün gelir elbette öldürür

Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur![4]

   j- Said Nursî’nin kurtarıcı olduğu iddiası

Nurcular onun bu dünyada kendilerini kurtaracağına inanırlar. Said Nursî’nin “Pek parlak kaside” diye övdüğü şiirde konu ile ilgili şu ifadeler yer alır:

“Şifa bulsun şimdi biraz yaramız,

Revaç bulsun geçmez olan paramız,

Saç nurunu, aka dönsün karamız,

Ey ziya-yı rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!

(Ey alemlere rahmet olan Muhammed’in aydınlığı, Nur Elçisi!)

 Âşıkların Arşa çıkan feryadı

Ağlatıyor o pâk ruhlu ecdadı,

Allah için eyle bize imdadı,

Ey muhtaçlara rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!

Gökler saldı belâ, yer verdi belâ,

Sarstı âfâkı bir acı vaveylâ,

Rahmet et âleme, ey nur-u Mevlâ!

Ey cilve-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!

Bir yanda sel var, bir yanda kan akar,

Bu belâ ateşi âlemi yakar,

Ağlayan bu beşer hep sana bakar,

Ey nümune-i rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!

Çevrildi ateşle bu koca dünya,

Bir cehennem gibi kaynadı derya.

Yetiş imdada ey şâh-ı evliya

Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur![5].

“Yetiş imdada ey şah-ı evliya” evliyalar padişahı imdada yetiş, demektir. Said Nursî, kime karşı imdada çağırılmaktadır. Dünyayı ateşle çevirip, denizleri bir cehennem gibi kim kaynatabilir? Allah’a karşı imdada çağırılan bu zatın, Allah’tan güçlü, daha merhametli olması ve insanları daha iyi tanıması gerekmez mı? Beş vakit namazınd “Yalnız sana kul oluruz ve yalnız senden yardım dileriz” diyen bir Müslüman bu büyük günaha nasıl düşebilir?!

 

   k- Said Nursî’nin şefaatçi olacağı iddiası

Nurcular, Said Nursî’nin şefaatine inanırlar. Konu ile ilgili sözlerinden bir kısmı şöyledir:

“O nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevîsinin (Said Nursî’nin) yaptığı şu dua; “Bizi kurtar, ana-babamızı, Risale-i nur talebelerini ve ana-babalarını ateşten kurtarile benzeri dualarının kabulüyle, şefaatiyle ve hürmetine, … onun şakirtleri, hizmetçileri ve risalelerini koruyan mağazalar, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuş ise sizler de o mübarek şakirtler gibi, o mübarek kutsal çerçeveye girdiğinizde dünya ve ahiretle ilgili dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlât ve ailenizin bir nevi çobanı olmanız sebebiyle o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız.. [6]"

Ey Nurcular! …. Nurun şefaati, Nurun duası, Nurun himmeti sizleri kurtaracaktır[7].                                             

                                                                   Sonraki sayfa»»

  

[1] Şuâlar, On Dördüncü Şuâ, c. II, s.1064. İfadeler sadeleştirilmişti; aslı şöyledir: "Nurun ehemmiyetli bir kısım şakirtleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beytin büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabul etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezattır. Hallini isteriz" diye sormaları sebebiyle, onlara cevap olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdî-i Resulün temsil ettiği kudsî cemaatin şahs-ı mânevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların imanı kurtarmak, hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ünvanıyla şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâmı Kur'âniyenin ve şeriatı Muhammediyenin (a.s.m.) kanunlarının bir derece tâdile uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmâyı yapmaya çalışır. Nur şakirtleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nur'da gördüklerinden, ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye, Risale-i Nur'un şahsı mânevîsini haklı olarak bir nevi mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahsı mânevînin bir mümessili olan bîçare tercümanını zannettiklerinden, bazan o ismi ona da veriyorlar. Hattâ, evliyanın bir kısmı, keramet-i gaybiyelerinde Risale-i Nur'u aynı o âhirzamanın hidâyet edicisi olduğu, bu tahkikatla teville anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; tevil lâzımdır.

Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat hilâfet-i Muhammediye (a.s.m.) ve ittihad-ı İslâm avamda ve ehli siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat her biri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibarıyla, âhirzamanın büyük mehdîsi ünvanını almamışlar.

İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl-i Beytten olacak. Gerçi mânen ben Hazret-i Ali'nin (r.a.) bir veled-i mânevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (a.s.m.) bir mânâda hakikî Nur şakirtlerine şâmil olmasından, ben de Âl-i Beytten sayılabilirim.”

[2] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2061. www.bediuzzaman.net ve www.risale-inur.com.tr Yazı sadeleştirilerek özetlenmiştir. Aslı şöyledir: Evvelâ: Nurun fevkalâde has şâkirdleri, "Sikke-i Gaybiye" müştemilâtiyle, o evliyayı meşhûreden, kırk günde bir def'a ekmek yeyip kırk gün yemeyen Osman-ı Hâlidî'nin sarih ihbarı ve evlâdlarına vasiyeti ile ve Ispartanın meşhur ehl-i kalb âlimlerinden Topal Şükrü'nün zâhir haber vermesiyle çok ehemmiyetli bir hakikatı dâva edip, fakat iki iltibas içinde bu bîçâre, ehemmiyetsiz kardeşleri Said'e bin derece ziyade hisse vermişler. On seneden beri kanaatlarını tâdile çalıştığım halde, o bahadır kardeşler kanaatlarında ileri gidiyorlar. Evet onlar, Onsekizinci Mektuptaki iki ehl-i kalb çobanın macerası gibi, hak bir hakikatı görmüşler, fakat tâbire muhtaçtır. O hakikat da şudur:

Ümmetin beklediği, âhir zamanda gelecek zâtın üç vazifesinden en mühimmi ve en büyüğü ve en kıymetdarı olan îman-ı tahkikîy-i neşr ve ehli îmanı dalâletten kurtarmak cihetiyle, o en ehemmiyetli vazifeyi aynen bitemâmiha Risale-i Nurda görmüşler. İmamı Ali ve Gavsı Âzam Osman-ı Hâlidî gibi zatlar, bu nokta içindir ki, o gelecek zâtın makamını Risale-i Nurun şahs-ı mânevîsinde keşfen görmüşler gibi işaret etmişler. Bâzan da o şahs-ı mânevîyi bir hâdimine vermişler, o hâdime mültefitane bakmışlar. Bu hakikatdan anlaşılıyor ki; sonra gelecek o mübarek zat, Risale-i Nuru bir programı olarak neşr ve tatbik edecek”.

[3]  Bkz. Said Nursî, Kastamonu Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1601.

[4] Sikke-i Tasdik-i, c. II, Gaybî  s. 2102.

[5] Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II,  s.2102.

[6] Emirdağ Lâhikası (1), c. II,  Mektup No: 81, s. 1733. İfadeler sadeleştirilmiştir; aslı şöyledir: “ Ve işte o nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevîsinin … dualarının kabulüyle, şefaatiyle ve hürmetine, benim dehşetli, fakat Cehennem ateşi yanında hiç ehemmiyeti olmayan ateşimden, onun şakirtlerinin, hâdimlerinin ve risalelerinin muhafızı bulunan mağazaları, nasıl âzâd olmuş, kurtulmuşsa, sizler de o mübarek şakirtler gibi, o mübarek dairei kudsiyeye dehalet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dehşetli ateşlerden kurtulacak ve evlât ve iyâlinizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız…”

[7] Emirdağ Lâhikası (1), Mektup No: 81, c. II, s.1733

 
  Bugün 48 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=