ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Müslümanlarla Uğraşmayın
 

Müslümanlarla Uğraşmayın!

 

Müslümanlar arasında sıklıkla, "kâfirleri bırakıp, Müslümanlarla uğraşmamak gerekir" türünden serzenişler yapılmaktadır. Bu serzenişi yapan kimseler, özetle şöyle demektedirler:

 

„Bir Müslüman, diğer bir Müslüman kardeşini eleştirmemelidir. Bunun yerine, Müslümanlar var güçleriyle 'düşmanlarını' yani kâfirleri, İslam'ı her türlü imkânla yasaklayan 'şer güçleri' hedefe oturtmalıdırlar. Yeryüzünde İslam'ın yaşanmasını kâfirler engellemektedirler. Siyasî, askeri, parasal ve kalem gücüyle İslam'ı engellemeye çalışanlar dururken, bir müslümanın, sonuçta kendisi gibi olan diğer bir din kardeşini eleştirmesi doğru değildir! Müslümanlar kardeştir. Müslüman, kardeşiyle uğraşmamalıdır! „

Şimdi bu söylemin haklı ve haksız taraflarını tartışmaya açmalıyız.


Bir müslümanın, Müslüman bir kardeşini eleştirmesi hem iyidir, hem de kötüdür. Ama her şeyden önemlisi, öncelikle, kimin Müslüman olduğunu bilmektir. Kim müslümandır, kim değildir? Eğer itikadları ve amelleri Kur'an'a dayanan, imanlarına '
zulüm' karıştırmayan, İslam dışı ideolojileri din edinmeyen iki Müslüman grup varsa, gerçekten de bunların birbirleriyle didişmeleri doğru olmaz. Hatta böyle bir didişme, Kur'an dilinde fitne olarak anılır. Çünkü Mü'minler birbirlerinin velisidirler. Birbirlerine velayet bağı çerçevesinde davranmayan Müslümanlar, Allah'ın gazabını davet ederler. (8/Enfal, 73).


Aslında, ifade etmeye çalıştığımız gibi iki veya daha fazla Müslüman grubun olması bile kendi içinde kavramsal bir çelişkiyi ifade eder.
Çünkü akidesi ve ameli İslam'a dayanan iki Müslüman fırka olamaz, bunlar sonuçta bir tek fırka, İslam ümmeti fırkasıdırlar. İki ayrı fırka görünümleri, yine kendi hatalarıdır ve iletişimsizlik veya kaygısızlıklarının sonucudur. Kur'an ve sünnetin böyle bir fırkalaşmayı men eden bütün uyarılarına rağmen, farklı isimler almış iki ve daha fazla İslami zümrenin var olduğunu farz edelim. Bu durumda bu zümrelerin birbirleriyle uğraşmaları gerçekten de yersizdir. En hafifiyle, incitici bir durum olur. Birbiriyle didişen Müslümanların güç ve kuvvetleri eksilir. (8/Enfal, 46). Zayıf düşerler. Kâfirler tarafından kolay yutulacak lokmalar haline gelirler.


Müslümanlar, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edecekleri yerde, birbirleriyle niza'a tutuşmaları, kısır çekişmelerle birbirlerini yıpratmaları helal değildir. Hep birlikte, topluca Allah'ın ipine sımsıkı sarılmak, Allah'ın Müslümanlara yüklediği bir vecibedir. Böylece fırkalara ayrılmaktan da korunur müslümlanlar.

Fakat sorun şuradadır: acaba kim müslümandır? Din kardeşiyle uğraşmakla suçlanan bir mülüslümanın 'uğraştığı' kimse acaba gerçekten Müslüman mıdır? Burada, kimlerin hangi kıstaslara göre Müslüman sayılacağının uzun analizlerini yapacak değiliz. Fakat sanırım, hiç kimsenin reddetmeyeceği bir gerçek vardır. İslam ve Müslüman kelimelerinin ardına sığınan ve bunu sonuna kadar kullanan insanlar vardır. İhlâs, tekbir, cihad gibi İslam terimlerinin ardında ne kadar gayri İslami işler saklanmaktadır. Nice İslami görüntülü nifak kurumları mevcuttur. Müslümanları kâfirlere karşı daha duyarsız hale getirmeye çalışan, İslami siyasî bilinci dumura uğratmakla mükellef nice öbekler bulunmaktadır. İncil'deki söz gibi, ağaç kesen baltanın sapı yine bir ağaçtır. O zaman, ağaçların, kendisini kesen baltanın sapından hiç şikâyette bulunmaması mı gerekir? Eğer Allah tarafından Peygamberine imha edilmesi emredilmeseydi, adı 'mescid' olan bir nifak kurumu, Mescid-i Nebî'nin hemen yanı başında kurulmuş ve İslam cemaatinin sonunu getirmek için faaliyete koyulmuş olacaktı.


Şu halde, '
kardeş' denilen grupların gerçekten Müslüman ve kardeş olup olmadıklarının tespiti önemlidir. Bu noktada, "bizler insanların imanını ölçecek aletlere sahip değiliz" gibi itirazlar da geçerli değildir. Çünkü biz insanlar zahire bakarak, insanların Müslüman mı kâfir mi oldukları hakkında bir kanaate varacak, hiç değilse genel ölçülere sahibiz. Söz konusu olan, insanların imanını ölçmek değil, insanların Müslüman mı değil mi oldukları hususunda bir fikir sahibi olmaktır.


İslam'la ilgisini ve Müslümanlara karşı tutumunu tartışmaya açık bulduğumuz kişi ya da grupları hem de kıyasıya eleştirmek, 'Müslümanlarla uğraşmak' olarak adlandırılamaz. Eğer ortada bir fısk ve fitne varsa, en azından, eleştirilmesi zaruri görülen ciddi bir sapma varsa, duygusal gerekçelerle eleştiriden vazgeçmek, hakkı söylemeyip dilsiz şeytan olmaya razı olmak demektir.


Mekke'nin fethine hazırlık safhasında, Mekke ileri gelenlerine haber uçurmaya çalışan
Hatıp b. Ebi Beltea bir müslümandı
. Mekke'deki yakınlarını korumak güdüsüyle böyle bir girişimde bulunmuştu. Allah Rasûlü ve Müslümanlar Hatıb'ı eleştirmemeli miydi? Hatıb'ı eleştirmek Mekke kâfirlerinin ekmeğine yağ sürmek anlamına mı geldi? Peygamber (a.s) ve Müslümanlar, kâfirleri bırakıp müslümanla uğraşmış mı oldular? Görüldüğü gibi bunları sormak bile son derece saçmadır. Peygamber ve ashabı hem kâfirleri bırakmadılar, hem de bir müslümanı, hak ettiği kadar eleştirdiler. Ama Peygamber (a.s)ın, Hatıb'a bir ceza vermemesi de önemlidir. Bu da bize, eleştirideki sınırları öğretmektedir.


Günümüzde Hatıb'ın imanıyla kıyaslanması bile mümkün olmayan birçok insan Müslümanlara uzak, İslam düşmanlarına yakın durmaktadır.
Bu insanların gerekçeleri kendilerince haklı olabilir ama gösterdikleri gerekçeler her zaman kendilerini doğrulamaya yetmemektedir. Minareyi çalan, kılıfla onu saklamakta(!) hazırlıklı değil midir? Bu insanların Hatıb kadar bile eleştirilmesine tahammül edemeyenler, demek ki bu sefer kendileri, niyetlerinin sorgulanmasını hak etmektedirler.


Din anlayışı, Kur'an'a, Peygamber'e ve ahirete bakışı, itikad ölçüsü v.b. gayri İslami olan meşrepler hiçbir 'kardeşlik' adına savunulamaz. Böylesi bir yanlışlık, ilk görüldüğü anda derhal eleştiriden hak ettiği payını almalıdır.
Hiçbir insanın itikadi sapması, gerekçesi ne olursa olsun masumlaştırılamaz. Zira Allah'ın hatırı, 'din kardeşi' denilen ama bâtıl itikadlar edinmiş kimselerin hatırından daha azizdir.


"
Kol kırılır yen içinde kalır" mantığı elbette yerine göre doğrudur. Yine Allah Rasûlü'nün döneminden örnek verecek olursak, Tebük savaşından geri kalanlardan biri olan Ka'b b. Malik, kelimenin tam anlamıyla bu sözün güzelliğinin timsalidir. Evet, Ka'b'ın 'kolu kırılmıştır', yani Kab'ın başına, -tamamen kendi iradesiyle olsa da- bir iş gelmiştir. Ama Ka'b, kolunu 'yen' içinde bırakmayı bilmiştir. Bir hıristiyan melikten davet mektubu aldığı halde, İslam cemaatini terk etmemiş, Allah, Rasûlü ve mü'minleri hiçbir şeye değişmemiştir.

Bununla beraber, "kol kırılır yen içinde kalır" sözüyle çok zaman, kendini İslam'a nisbet eden birçok kişinin metodik hataları, siyasî duruşları ve itikadi sapmaları aklanmak istenmektedir.


İslam anlayışı özürlü,
Kur'an ve sünnete bakışı şirk içeren, İslam'ı sivil demokratik bir sivil toplum faaliyetine indirgeyen anlayışlarla Allah'ın koyduğu ölçüler çerçevesinde ve Peygamber'in sünneti ışığında sonuna kadar mücadele edilmelidir. Hiçbir 'kardeşlik' söylemi Müslümanları bu mücadeleden engelleyemez. Muaviye'nin askerleri gibi, başı sıkışan pek çok kişi, kaleminin ya da dilinin ucuna Kur'an ayetlerini takarak, çıkış yolu aramaktadır. Müslümanlar, İslam anlayışlarını düzeltmeden zaten hiçbir İslami mesafeyi kat edemezler.


İslam sadece kâfirlerle mücadele etme dini değildir
. İslam, yeryüzünde fitnenin kalmamasını, Din'in tamamen Allah'a has kılınmasını sağlama dinidir. Fitnenin kalmasına destek veren, Din'in Allah'a has kılınması önünde küçük veya büyük, az veya çok engel olan herkes ve her kurum, Müslümanlar tarafından yeterince eleştirilmelidir. Hem böylece Müslümanlar, Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmadıklarını da göstermiş olurlar.


Allah düşmanlığı aşikâr olan kâfirlerle mücadele etmek -göreceli olarak- daha kolaydır. İslam görünümlü olup, gayri İslami unsurlar taşıyan fikir gruplarıyla mücadele etmek daha zordur. Çünkü bu işin, Müslüman kardeşiyle uğraşıyor, Müslümanları sevmiyor dedirtmek gibi 'büyük' riskleri var. Kuşkusuz buna rağmen, aziz Allah'ın aziz dinini en yalın biçimde anlatmak adına, bu 'büyük' riskin altına girmek şerefli bir iştir.


Müslüman olduğundan kuşku duymadığımız kişi ya da gruplar ise bizim kardeşimizdir ve eleştiri ve sevgi, yergi ve övgü bakımından ona göre bir tutum belirlememiz gerekir. Peki, kardeşimiz eleştirilemez mi? Elbette eleştirilebilir, eleştirilmelidir de. Bununla beraber, Müslümanlar eleştirellik ahlakında zaaflardan kurtulmalıdırlar.
Her eleştiriyi düşmanlık gibi algılamak, bir kişilik zaafı olsa gerektir. Hiçbir Müslüman, eleştirilmekten masun değildir ve bundan korkmamalıdır. Sahabenin Rasûlullah (sav)'e "ya Rasulallah, bu sizin kendi görüşünüz mü, yoksa hakkında vahiy mi indi?" diye sorması, Peygamber'in kararının kendi re'yine dayandığını anladığı an, eleştirmekten çekinmediğinin kanıtıdır. İslam'ın Peygamber telakkisi bu iken, onun dışındaki Müslümanlar eleştiriden nasıl rahatsız olabilirler?


Müslümanların birbirlerini eleştirmesi, hakkı ve sabrı tavsiye ilkesinin bir parçasıdır
. Ancak eleştirilerle doğruya ulaşılır, yanlışlardan dönülür. Hele de büyük ideolojik yanlışların yapıldığı durumlarda Müslümanlar, sırf "kardeşimizdir, birbirimizi hırpalamamalıyız" gibi ilkel gerekçelerin ardına çekilerek, eleştiriden vazgeçemezler. İki müslümanın, Allah'ın gazabını kazanması, eleştirdikleri için birbirlerini 'incitmiş' olmalarından daha ağır bir sonuçtur. Dolayısıyla Müslümanlar, eleştiri görevinden feragat edemezler.

Eleştiri bir lüzumsuzluk değildir. Müslümanın müslümanla didişmesi değildir. Başka işi kalmayıp da, müslümanla uğraşmak hiç değildir. Eleştiri bir lütuf da değildir. O bir görevdir. Allah rızası için olduğu müddetçe bir ibadettir. Eleştiriyi ancak, nefsini olgunlaştırmamış, duygularına yenik düşen insanlar hakaret, kötüleme ve saldırı olarak algılarlar.


Bununla beraber, eleştirinin eleştirisinde çok haklı olunan bazı hususlar vardır.
İlk olarak, her eleştiri eleştiri değildir. Bazı eleştiriler gerçekten insanı günaha sokucu cinstendir. Yani hata yapan bir müslümanı, hatasını hatırlatıp vazgeçmesini sağlamaktan ziyade, kışkırtıp tahrik edici niteliktedir. Eleştiri yapan kimse, insan hissiyatından anlamalıdır. Bir kişiye bir şeyin münker olduğunu söylemenin tek bir biçimi olamaz. O halde bizler en uygun biçimi bulmakla mükellefiz. Kur'an'ın hikmet ve güzel öğüt vurgusu buna delalet etmektedir.


Eleştirirken kasıt üzüm yemek olmalı, bağcı dövmek olmamalıdır.
Amacımızın üzüm yemek olduğu şöyle de anlaşılabilir. Eleştirdiğimiz 'kardeşimizin' bir tane bile olsa iyi bir hasleti vardır ve onu da takdir etmelidir. Sürekli eleştiri, hep eleştiri, her şeyi eleştiri ister istemez, eleştiricilerle ilgili niyet sorgulamasını beraberinde getirir. Salih bir amelinin yanında olduğumuzu göstermek, eleştirdiğimiz kardeşimize güven verecek, niyetimizin sıhhatini gösterecektir.


Eleştirimizin biraz estetik olmasında da bir sakınca yoktur… Bazen eleştiri küçük bir beden diliyle, bazen hoşnutsuzluk bildiren bir yüz ifadesiyle, bazen de hiçbir şey demeyerek, suskunluk diliyle yapılabilir. Peygamber (a.s)ın, rivayet edilen öyle eleştirileri var ki, ilgili kişiyi adeta kahretmektedir. O eleştiride Allah Rasûlü sadece beden dilini kullanmıştır. Eleştirirken dilimiz her zaman, illa ki zehirli iğne gibi olmak zorunda değildir…


Hasılı, eleştiri her zaman yerinde olmayabilir. Eleştirenlerin de eleştirilmesi kaçınılmazdır. "
Eleştiriyorum öyleyse haklıyım" diyemeyiz. Ayrıca, eleştirilecek bir durum fark ettiğimizde, büyük bir hışımla ve vakit kaybetmeden üzerine gitmek de gerekmeyebilir. Biraz sabır, biraz beklemek ve biraz olanı biteni anlamaya çalışmak, eleştirinin selameti açısından iyi olabilir. En önemlisi de, eleştirirken hata yapmışsak, özür dilemek en büyük erdemdir.


Sonuç olarak eleştiri, yerine ve zamanına göre yapıldığında, hayırlı niyetlere dayandığında son derece güzel bir beceridir. Eleştiriden çekinmemek gerekir. Önemli olan yapıcı olmak ve Allah rızasını bir an bile göz ardı etmemektir. Müslümanlar kardeşse -ki öyledir- eleştiriyle bu kardeşlik pekişmelidir. Kardeş olmayan 'müslümanlar' varsa, onların da ipliğini pazara çıkarmak yine İslami bir görevdir.


Eleştirilerimizde haklı olmak, hakka dayanmak ve hakkı gözetmek gerekir. Eleştirilerimiz kırıp dökmek için değil, hakikatin ortaya çıkması için olmalıdır. Unutmamalı ki, evinin içini tertemiz yapmayanlar, sokağa nizam veremezler.

*(Mehmed DURMUŞ)   Nida/ Eylül 2008

 

 
  Bugün 144 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=