ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Laiklik-
 

LAİKLİK

5:48 Sana kitabı hak, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve onları tashih edici olarak indirdik. O halde aralarında ALLAH’ın indirdiğiyle hükmet. Sana gelen hakikatten sonra onların hevalarına uyma…
 

20 y.y. başında yalnızca bağımsız üç İslam devleti kalmıştı: Osmanlı, İran ve Afganistan. Geri kalan tüm İslam toprakları bilfiil işgal edilmişti. Kuzey batı Afrika 1820’de Fransa, koca Türkistan’ın tamamı 19. y.y’dan itibaren Rusya, Endonezya; Hollanda, Hindistan 1840 yılında İngiltere tarafından sömürgeleştirilmişti. Lanetli dünya savaşı sonucunda ise ana kitleyi kör topal da olsa koruyan Osmanlı darmadağın olunca, leş kargaları gibi tüm topraklarımıza üşüştüler.  

Bu üç ülkede kendi dünya görüşlerini dikte edebilecekleri yönetimler oluşturabildiklerinden, onların haricindeki tüm İslam topraklarını bil fiil işgal ettiler. İslam medeniyetinin batı karşısında darmadağın olması aydınları farklı arayışlar içerisine sürükledi. Farklı kelimesine aldanmayın. Bu dönemde olan tartışmalar, batının hangi ülkesini ve sistemini model olarak alınacağıyla ilgiliydi. Çünkü kabak İslam’ın başında patlamıştı. Hâkim grup: “Bu mağlubiyetin sebebi İslam’dır. Derhal ondan ve onun değerlerinden kurtulmalı.” fikrini benimsemişti.  

Aslında teşhisleri bir bakıma doğru idi. Çünkü İslam diye algılanan Sünnilikle, çağın koşullarında değil devlet idare etmek, küçük bir işletmeyi bile yönetmek mümkün değildir. Ortaçağın karanlıklarının üzerine kapılarını sıkı sıkıya örtmüş olan Sünniliğin, yeni yüzyılda verebilecek hiçbir şeyi yoktu. Hatta ortaçağda bile müntesibi olan devletlere felaketten başka bir şey getirmeyen Sünniliğin; tüm dünyanın tamamen değiştiği bu çağda bir şeyler verebileceğini düşünmek aptallıktır. 20 y.y. sonlarına doğru kurulmuş olan Afganistan’daki Taliban bu duruma en çarpıcı örnektir.  

Taliban, Türkiye Sünnimtraklarının sandığı gibi başka bir mezhebe mensup değildir. Sünniliği eyyamcılığa kaçmadan dört dörtlük bir şekilde yaşamışlardır.[1] Taliban iktidara gelir gelmez, silah haricindeki tüm teknolojik aletleri yasakladı.  Televizyon, teyp, radyo, sinema Taliban’ın hışmına uğrayan cihazların yalnızca birkaçıdır. Zaten Sünnilikte bu gibi cihazların kullanımı kati bir yasaktır. Erkeklere sakal bırakma zorunluluğu getirdiler. Köselere de takma sakal… Tüm kadınları burka[2] içerisine soktular. Kadınlara okula gitmeyi hatta dışarı bile çıkmayı yasakladılar. Bu saydıklarım Taliban’ın uygulamalarının yalnızca küçük bir kesitidir. Ve bu uygulamalarının tamamı Sünni mezhebin tartışılmaz emirleridir. Bizimkiler oralı dahi olmasalar da… Sonu elbette felaket oldu. 20’nci asrın sonunda tam bir ortaçağ karanlığı yaşandı. Maalesef hala Afganistan’da bu ortaçağ izleri silinememiştir. 

Dönemin vatansever aydınları Sünniliğin bu durumunu bildiklerinden, dinle ilgili tüm bağlarını koparmaya çalıştılar. Ümmetin yerine ulusu, şeriatın yerine ise laikliği ikame ettiler. Şayet aydınlar, aydınlıklarının gerektiği gibi davransaydı bu feci duruma gelmeyebilirdik. Bu felaket, Moğol istilasında olduğu gibi öze dönüşle atlatılabilirdi. Ne yazık ki o dönemde aydın geçinenler Kuran’ı incelemek şöyle dursun, ona karşı hasmane bir tutum sergilediler. Onları ilgilendiren Montaigne, Jean Jack Rousso, Hegel, Marx, Darvin gibi batılı düşünürlerdi. 10 asır önce medreselerde okutulan Aristo, Sokrat ve Eflatun gibi batılı felsefecilerin yerini 19’uncu yüzyılda yeni selefleri almıştı. Lakin o dönemde galip olduğumuzdan tahrifatları sınırlı düzeyde kalabilmişti. Şimdi ise sömürgeleştirildiğimizden dipçik zoruyla okutuluyordu. Mehmet Akif gibi: “Kurani ıslahat projeleri” geliştiren entelektüeller ise kurtuluş savaşının ardından çöp tenekesine atıldılar. 

Büyük umutlarla transfer ettiğimiz laiklik, takımımıza hiçbir katkı sağlayamadı. Oysaki aynı oyuncu Avrupa’da fırtına gibi esmişti. Memleketi Fransa’ya ardı ardına şampiyonluklar kazandırmıştı.[3] Astarı yüzünden pahalıya geldi. Forma satışları[4] bile maliyetini çıkarmadı. Fransa’nın kusursuz çim sahalarına alışmış[5] olan laiklik; Malatya, Rize, Konya, Sivas, Erzurum ve Diyarbakır gibi koşulları değişik deplasmanlarda istenilen performansı gösteremedi.[6] Altyapıdan yetişen gençlerin önünü kesmesi de cabası.[7] Takıma pek bir katkı sağlamadan aldığı astronomik ücrette takımda huzursuzluğa sebebiyet verdi.[8] Zaten Batı, bize ya miadı dolmuş Roberto Carlos’ları, Hagi’leri yahut Anelka gibi Ortega gibi sorunlu tipleri vermez mi?  

Bu iddialarımı 85 yıllık Türkiye tarihine veyahut diğer laik İslam ülkelerinin ulaşmış oldukları konuma bakarak algılayabiliriz. Öncelikle laikliğin, Sünni şeriatının Afganistan’ın başına getirdiğinin benzerini, Türkiye’nin başına getirmediğini itiraf etmeliyiz. Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim Sünni şeriatla laiklik arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak laiklik ona göre ehveni şer kalır. Çünkü Sünni şeriat; zulümlerini ALLAH ve resulü adına yaparken, laiklik aynısını Atatürk adına yapmaktadır. Bu da ALLAH’a iftiralar atılmasını ve İslam’ın yıpranmasını beraberinde getirmektedir. Gelenekçilerin, Kuran mesajını savunan Hanif Müslümanlara karşı laiklerden hatta Firavundan bile daha gaddar oldukları da ortadadır. Eğer ALLAH bizi bu kâfirlere bir imtihan vesilesi kılmak (10:85) için iktidarı onlara bahşederse ölümlerden ölüm beğenmemiz gerekir. Çünkü bu deyyuslar, yıllardır kendilerine her türlü zulmü reva gören laikçilerle de kanka olup tüm kinlerini bize kusarlar. İnşallah Rabbimiz, bizi iki kötüden biri arasında tercih yapmak zorunda bırakmayıp iki güzelden (9:52) birisini lütfederek Kuran’ın şeriatıyla yönetildiğimiz günleri gösterir. [9] 

85 yıl geçmesine rağmen hala bir türlü muasır medeniyetler seviyesine ulaşamadık. Plajlardaki çıplaklığı medeniyet olarak algılıyorsanız, dünyanın en medeni halkları Afrika ve amazon yerlileridir. Onlar da çırılçıplak. Hatta hiç giyinme mefhumları olmayan hayvanların üstüne medeniyet tanımayız. Kuran şairi ne diyor:  

Medeniyet demek açmaksa bedeni, Desene yamyamlar bizden de medeni 

Hala Gelişmekte olan ülkeler kategorisinde olduğumuz unutulmasın. Ekonomimiz daima bıçak sırtında. En ufak başımızı kaldırdığımızda bir işaretle altüst ediyorlar. Dünya siyasetinde hiç bir saygınlığımız ve etkinliğimiz yok. Devletleri büyüten düşmanlarının büyüklüğüdür. Çok değil doksan yıl önce en zayıf olduğumuz bir sırada Rusya, Fransa, İngiltere, Amerika ve İtalya gibi büyük düşmanlarla boğuşmuştuk. Hatta onları yenmiştik de. Almanya yenildiği için yenik sayıldık. Ben kendi tarihlerinin yalancısıyım:)) Şu gün düşmanlarımız kim? Ermenistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve kardeşimiz olan Kürtler. Bu üç grupta 90 sene önceki düşmanlarımızla kıyaslanınca devede kulak kalıyor. Bu 85 sene de nereyi fethedebildik? Türk tarihinin yüz karası olduğumuzu bilelim. İslam öncesi dönemde bile bu kadar ayağa düşmemiştik.  

“Vatan bölünmez!” sloganlarına ne demeli? Sanki Türkiye’nin sınırlarını ALLAH Kuran’da çizmiş de biz onu koruyoruz. Böyle pısırık politikayı ne İslam’dan önce ne de sonra hiçbir Türk devleti gütmemiştir. Kızılelma parolasıyla tüm dünyaya töreyi egemen kılma ideolojisi, İslam’la beraber gaza parolasıyla âlemde nizamı hâkim kılmaya dönüşmüştür. “Yurtta sulh cihanda sulh” da neyin nesidir? Hedef önce tüm Türk dünyasına, sonra tüm İslam ülkelerine, sonra da tüm dünyaya nizam vermek olmalıdır. Bu ideolojiyle değil tüm dünyaya yön vermek, küçücük Kıbrıs adasını bile alamadık. Ne oldu misakı millilere, batı Trakya’ya, Musul’a Kerkük’e, 12 adaya… Hepsi bir hayal. Bu gidişle olanı da kaybedeceğimizden şüpheniz olmasın. 

Ya bu dönemde kaybettiğimiz şeref, haysiyet, onur, gurur, ar, namus, mertlik, takva, iman gibi duygularımıza ne demeli? Bu duyguların hepsi bin Kıbrıs’a bedel. Görüyoruz bu duyguları tamamen yitirmiş Kıbrıslıların, üç beş kuruş daha fazla milli gelirleri olacak diye Rumların tarafını tutmalarını. Ya ulusçuluk adına kardeşlerimiz Kürtlerle boğaz boğaza gelmemiz? Bu sorun da tamamen laikliğin eseridir. Müslüman Kürt ve Türklerin hiçbir sorunu yoktur. Sorun PKK’lı komünist Kürtlerle, CHP’li laik Türkler arasındadır. Üzülerek belirtmem gerekir ki ülkemiz çok büyük bir Kürt - Türk iç savaşına sürüklenmektedir. Bu ağır faturayı kimse ödeyemez. Bu sorunun tek bir çözümü vardır: O da İslam[10] 

Laiklik ülkemize seçkinci kodamanlar tarafından tepeden inme bir şekilde gelmiştir. Halkımız büyük bir tepki göstermiştir. Şeyh Sait, Menemen ve şapka isyanları şiddetle bastırılmıştır. Şu an Suriye’de oturduğum semtin tamamı bu isyanlardan kaçan Türk ve Kürtlerden müteşekkildir. Yaklaşık 500 bin Türk, hayatta kalabilmek için rezil şartlarda yaşamayı göze alarak Suriye’ye kaçmışlardır. Ancak yangından kaçarken doluya tutulmuşlar. Burada komünist devletin zulümleri altında çoğu nüfus cüzdansız köle gibi yaşamaktadırlar.[11] Türkiye’de, seçimlerde Laik ideolojinin karşısında hangi parti yer almışsa onun sandığı domine etmesi çarpıcıdır. 

Ulema, laikliğe karşı üç değişik tutum takınmıştır: Birincisi, laikliğe karşı onurlu bir duruş sergileyen azınlıktır. Bunlar radikal selefi guruplar ve milli görüşçülerdir. Lakin milli görüşçülerin kahir ekserisi AKP iktidarından sonra sistemle barışmışlardır. Mücahitler müteahhide dönüşmüştür.[12] İkinci gurup ise sanki laiklik diye bir şey yokmuş ve İslam’la herhangi bir ilgisi olmayan bir şeymiş gibi bu konuya Fransız kalmışlardır. Aslında zulüm karşısında susmak da kabul etmek manasına gelir. Çoğunluk bu guruba dâhildir. Üçüncü gurup ise yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali, laikliği ALLAH’ın emri olarak kabul edecek kadar aşırı dozda sapıtmışlardır. Bunlar, laikliği kabul etmeyenin kâfir olduğunu söylemekten geri durmayacak şekilde küstahtırlar. Fethullah Gülen, Harun Yahya, (Adnan Oktar) Yaşar Nuri Öztürk, Edip Yüksel, Abdulaziz Bayındır, Hüseyin Atay gibi din adamları bu gurubun modern temsilcileridir. Laik devlet adına palazlanan Diyanet kurumunda da tepedekiler üçüncü gruba tabandakiler ise ikinci guruba mensupturlar. 

Aslında Kuran’ın laikliğe karşı olduğunu açıklamaya çalışırken bile utanıyorum. Nasıl olur da Müslümanlar hem de Kuran diyenler, laikliği ALLAH’ın emriymiş gibi gösterirler. Pişkin pişkin laikliği kabul etmeyenleri de tekfir ederler. Kuran’ın Medine de inmiş tüm ayetleri laikliği inkâr eder. Kuran hayatın her alanına müdahildir. ALLAH devletle ilgili pek çok hüküm vermiştir. Bunları uygulamak Müslümanların boyunlarının borcudur. Devlet olunamadığından uygulama fırsatı bulunamayan hükümler içinse uygulanacak ortamı oluşturmak için çırpınırlar. Hiçbir şey yapamıyorlarsa en azından laikliğin ALLAH’ın emri olmadığını kabul ederler. ALLAH Kuran’da: “Zina eden kadın ve erkeğe 100 sopa vurun.” diye buyurmuştur.(24:2) Bu otorite sahibine verilmiş bir görevdir. Müminlerden bir gurubunda seyretmesi farzdır. Laikliği savunanlara göre hâşâ ALLAH şöyle demiş oluyor: “Ben böyle dedim ama ben geri zekâlıyım, siz benden daha iyi hüküm verebilirsiniz.”  

Hüküm verme yetkisinde olup ALLAH’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler; kâfirlerin, fasıkların zalimlerin ta kendisidir. (5:44-47) Tağutun[13] hükümleriyle yargılanmak isteyenler şeytanların saptırdığı kimselerdir. 

4:60 Sana ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görüyor musun? Tağutun önünde yargılanmak istiyorlar. Ancak onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları uçuk bir sapıklıkla saptırmak istiyor.

                                                                              DEVAMI>>>

 

[1] İnançlarında eyyamcılığa kaçmayan, samimi olan her türlü dinsel grubu saygıyla karşılıyorum. Velev ki, Taliban, Selefi, Çarşambacı, Yahova şahidi, Yahudi olsun. İtikadında kararlı ve azimli olmayan, hak yolda bile olsa hüsrana uğramıştır. Samimiyet ve takva, hidayete giden yolda bir köprüdür. Zaten vahiy demiyor mu: “Kuran takvalılara bir kılavuzdur.”(2:2)
[2] Burka, kadınların yüzleri de dâhil tüm vücutlarını örten enteresan bir kıyafettir.
[3] 1786 da kiliseye karşı laik devrim gerçekleştiren Fransızlar, özellikle Napolyon döneminde tüm dünyanın en kudretli imparatorluğu olmuşlardır.
[4] Laik sistem ayakta kalsın diye her yıl milyarca dolar yardım I.M.F. üzerinden Türkiye’ye akmaktadır.
[5] Laiklik, anavatanı olan Fransa’da büyük bir müşkül olan ruhban sınıfının etkisini yok etmiştir. Ancak bunu yaparken toplum dokusunu zedelememiştir. Çünkü Hıristiyanlık, İslam gibi dünyada hüküm iddiası olan bir din değildir. Hz. İsa yaşarken peygamberimiz gibi devlet olabilme şansına sahip olmamıştır. İnciller hep muhalefet ağzıyla dile gelmiştir. İncil’de devlet yönetimiyle ilgili tek bir ayet göremezsiniz. (hırsızın, zinanın, adam öldürmenin vs cezası gibi) Ayrıca İncil’e eklenen bir uydurma hadis, laikliği Hıristiyan teolojisinde tamamen meşru bir zemine ulaştırmıştır. Matta 22:21 cümlesinde, güya Hz. İsa: “Sezar’ın hakkı Sezar’a, ALLAH’ın hakkı ALLAH’a” diyerek otomatikman laik sistemi kabul etmiş oluyor. Yani bir kişinin hem Hıristiyan hem de laik olması çok doğaldır. Aynı şey Müslümanlık için geçerli değildir. Bireyin ikisinden birisini seçmesi gerekmektedir. Laikliğin, İslam topraklarında yaşatmış olduğu travmanın en büyük sebebi budur.
[6] Gene Fransız imalatı olan Fenerbahçe’nin milyon dolarlık transferi Anelka da hemşerisi laiklikle aynı akıbete uğramıştır.
[7] O dönemde Mehmet Akif ve arkadaşları tarafından Kuran’a yeniden dönüş mücadelesi veriliyordu.
[8] Laikliğin peydahlamış olduğu tepeden inmeci elit tabaka, bu milletin omzunda her daim bir yük olmuştur. Emek ve alın terinin mahsulü olan Anadolu firmaları, bu kodamanlar tarafından hep tırpanlanmıştır.
[9] Kuran’ın şeriatının nasıl olduğunu kitabımızın “devlet ve hüküm” bölümünde kısa ama ana hatlarıyla özetlemiştik. Elbette ki bu konuda söylenecek çok söz vardır. Onları başka bahara bırakalım.
[10] “İslam da, hangisi?” diye bir soru yöneltilebilir. Sünnilik de dâhil dinin her türlüsü bu sorunu çözer. Ancak Sünniliğin Kürt sorununu çözerken milyonlarca yeni problem ortaya çıkaracağı malumdur. Onun için hem dünyada hem de ahirette tek bir kurtuluş yolu vardır: Hanif İslam.
[11] Bu kitabın konusu olmadığı için burada tanıştığım Türkiyelilerin hazin hikâyelerine değinmeyeceğim. Her birisi diğerinden dramatik olan bu hikâyeleri inşallah başka kitabımda kaleme alabilirim.
[12] Buradan, onların karın ağrılarının İtikadî değil tamamen duygusal olduğunu anlıyoruz. Kavga dava üzerinden havuç kavgasıymış ancak yeni fark edebildik.
[13] Tağut, lügatte “azgın” demektir. Her türlü beşeri ideoloji ve doktrin tağutun kapsamındadır. Sünni ve Şii şeriat, laiklik, komünizm vb gibi insan ürünü sistemlerin tamamı tağuttur.
 
  Bugün 282 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=