ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  IBN RÜSD devam
 

Görüldüğü gibi, Kuran öğretisine göre gökler ve yer, Allah tarafından yoktan var edilmiştir, yoktan var edilen hiçbir şeyin ezeli olamayacağı açıktır. Bir kimsenin aksini iddia etmesi halinde, iddia eden kimsenin iddiasını İslam dinine mal etmesi mümkün değildir.


Daha önce de belirttiğim gibi, İbn-i Rüşd, din ve felsefenin aynı memeden süt emen iki kardeş olduğu iddiasında bulunmuştur, fakat iddia ettiği iki kardeş arasında, İbn-i Rüşd açısından çok önemli bir fark vardır, öyle ki; ona göre Din mecazlardan yani benzetmelerden müteşekkil, kelimeleri açık ve anlaşılır mana ihtiva etmeyen bir öğretidir, bu benzetmeler aynı öğretideki asıllara dayanılarak anlaşılabilir, Ona göre ise din söz konusu olunca bu mümkün değildir zira iddiasına göre din hiçbir asıl ihtiva etmeyen bir mecazlar topluluğudur. Felsefe ise mecazlar ihtiva etmeyen ve dinin kendisiyle anlaşıldığı bir öğretidir, böylece asıl olanın felsefe olduğunu iddia eder. Şöyle ki:
“Aristoteles felsefesini İslâm dünyasına tanıtanların başında İbni Sina (980-1037) yer alır. Ancak, İslâm felsefesinin, özellikle Batı dünyası için en önemli düşünürü İbni Rüşt’tür (1126-1198). Onun felsefedeki çalışmaları, gerçekte, Aristoteles’in yaptıklarının yorum ve açıklamaları niteliğindedir. Kendisi Aristoteles’i hep “filozof” diye anar, öylesine bağlı ona. Onu bütün felsefenin doruğu özü sayar. Din - felsefe ilişkisi konusunda: Din, felsefenin mecazlarla anlatılmış genel olarak anlaşılır biçimidir diye düşünür.”
[1]


 Dinin bir mecazlar topluluğu olduğunu iddia eden İbn-i Rüşd, başka ifadelerinde ise bu sözleriyle çelişkili olarak dini Zahir - Batın diye ikiye ayırmaktadır ve bu ayırımı da kasıtlı yapmaktadır, zira ona göre dinin mecazları halktan cahil kimselere zahir mana ile yutturulmalı, seçkinler ise asıl olanın batın yani mecaz olduğunu bilmelidir. Bu ifadeler ise dini ciddiye almamanın; ret etmenin etmenin tipik ifadeleridir.
Bu konudaki sözleri şöyledir:


“Onun asıl doktrini, Kuran’da ve Hadis’te avamın (halkın çoğunluğu) anlamaya güç yetiremediği bir takım içeriklerin olduğunu ve bunları tevil ile ancak filozofların anlayabilecekleri düşüncesine dayanıyordu. O, avama bu anlamların zahir (dış) ifadelerini aşmamalarını şart koştu, bâtın (iç) anlamları kavrama işini seçkinlerin (havass) görevi saydı.”[2]


İbn-i Rüşd, Allah konusunda da Aynı görüştedir. Ona göre, Allah’ın varlık üzerindeki tek etkisi ilk hareketi vermekle sınırlı olup, kainatı asıl yöneten, Allah’tan sudur eden akıllardır. İbn-i Rüşd’ün din karşıtlığı ile İslam dinine olan saldırılarını belirtecek başka örnekler vermek mümkündür, fakat daha öncede belirttiğim gibi amacım detaylı bir felsefi eser meydana getirmek olmayıp, felsefe yoluyla İslam’a yapılan saldırıları örneklendirmek olduğu için vermiş olduğum örneklerin yeterli olduğu kanaatindeyim zira örnekleri çoğalttığımda temelde aynı iddiaların tekrarını vermiş olmaktan öteye gitmez.


İslam’a yapılan felsefi saldırılar yalnızca Farabi İbn-i Sina, Kindi veya İbn-i Rüşd tarafından meydana getirilmiş değildir. Bunların yanında, örneğin Ebu’l Alâ-Ma’ari, İbnu’l Mukaffa, Miskeveyk, İbn’ul Rovendi gibi diğer bazı kimselerde vardır, Şöyle ki:


“Kültür İslâm’ının entelektüel oldukça önemli etkilere sahip olan felsefe, sadece bahsettiğimiz bu filozofların ilgi ve düşüncelerinden ibaret değildir. En önemlilerinden örnek olarak bahsettiklerimizin yanı sıra, Hayyam gibi, İslâm hukukuna karşılık Roma hukukunu savunanlar olduğu gibi İslâm’a olan karşıtlığını yaşantısında göstermekle yetinmeyip, kendilerine bağlanan insanlar için bir din oluşturmaya teşebbüs eden Ebu’l Alâ el-Ma’ari gibileri de vardır. Resûlullah (sav)’ı ve Kur’an’ı Maniheist açıdan eleştirip, Kur’an’a nazire yazmaya çalışan İbnu’l Mukaffa, İslâm ahlakına karşılık felsefi bir ahlâk oluşturmaya çalışan Miskeveyh, alemin ezeliliğini iddia edip, Resûlullah (sav)’a küfretmeyi alışkanlık haline getiren İbn’ul Ravendi veya Allah’a inanmadığını açıkça ilan eden İbn Bacce gibileri de vardır.

 

 Yazdığı Hayy bin Yekzan isimli kitabıyla meşhur olup, kitabında vahyin insanlar için gerekli olmadığını, insanların kendi akıllarıyla doğruyu elde edebileceğini savunan İbn Tufeyl veya peygamber, şeriat, ibadet konusunda alaycı ve ink3arcı Nasuriddin Tûsi, ve yahut Allah’ın sadece zihinde tasarlanan varlık olduğu, gerçeği olmadığını iddia eden Sadrettin Konevi’de İslâm Felsefesi’nin bünyesinde yerlerini alırlar.

 

Yaşarlarken en yakın dost, arkadaş ve öğrencilerini dinsizlerden, Yahudilerden, Hıristiyanlardan v.s. Oluşan bu filozoflar daha sonraları büyük İslâm düşünürleri olarak tanınacak ve Kültür İslâm’ının mensuplarınca dinin kendilerinden alınmaya lâyık kişileri olarak görüleceklerdir. Ancak tabi ki bu arada inanç ve düşünceleri daha da kamufle olmuş şekliyle Kültür İslâm’ının bünyesinde varlığını sürdürecektir. Haklarında bilgi verdiklerimiz ve benzerleri Kültür İslam’ının yapı taşları olarak övgü ve takdirle anılmaya devam edilirler. İnanç ve düşüncelerindeki dışılıklara veya karşıtlıklara bakılmadan sırf Müslüman toplumun üyesi oldukları için oldukça yüksek takdirlerle karşılanmaya devam edilirler.


Oluşturdukları düşünce sisteminde bütün malzemelerini, başta Yunan filozofları olmak üzere, Hint, Fars Mısır kültürlerinden alarak Müslüman toplumunda orijinal hale gelen filozoflar kendilerini meşrulaştırabilmek için İslâm takısını almayı ihmal etmemişlerdir. Onlar böylelikle İslâm Filozofu oluverirler. Halbuki onların İslâm’la olan tek bağlantıları sadece Müslüman toplumunda yaşamış olmalarıydı. Vahiy İslam’ıyla bir ilgileri olmadığı gibi, oluşum aşamasındaki Kültür İslam’ıyla da pek ilgileri yoktu.”[3]

Felsefe konusunda durum bu şekildeydi, kendilerine Müslüman adı alan, İslam karşıtı filozoflar, Kuran’ın bildirdiği Vahiy İslam’ına karşı karşı ellerinden geldiğince bir gayret ve mücadele içine girdiler. Amaçları kendi sözlerini Kuran’ın yerine ikâme etmektir. Fakat şunu bilmelidirler, bir şahıs isterse filozof olsun veya olmasın kendi aklından ve düşüncesinden hareketle gaybı bilemez. İnsanın bu dünya nerden geldiği, dünya hayatı boyunca ne yapması gerektiği ve öldükten sonra nereye gideceği konusunda filozoflar teker teker söz söyleseler veya hepsi bir araya gelip birlikte bir karara varsalar söyledikleri sözler keyfilikten kurtulamaz, öyle ki onların söylediğiyle, en cahil kimsenin bu konuda söyleyeceği arasında fark yoktur.

İnsan bunun böyle olduğunu kendi nefsinde de deneye bilir, öyle ki, vahiy yoluyla elde edilen bilgileri kullanmamak şartıyla, aklına gelen bütün fikirlerden ve vasıtalardan istifade ederek, nerden geldiği bu dünyada ne yapması gerektiği ve öldükten sonra nereye gideceği konusunda bir cevap bulmaya çalışsın, cevap vermekte aciz kaldığını ve büyük bir boşlukta yüzdüğünü görecektir. Vahiy bilgisi bildirim yani tebliğdir, kabulü iman işidir. Bu kabulde akıl vahiy bilgileri ışığında tabiata ki verilere ve bilgilere bakar ve doğru neticelere varır.

 

Felsefi düşüncede ise akıl yalnızca tabiattaki verileri kendince değerlendirmeye çalışarak netice almaya çalışır, vahiy bilgisinden yoksun olduğu için vardığı neticeler şahsi ve keyfidir, bundan dolayı bir konu hakkında birçok değişik felsefi görüşe rastlanmaktadır. Bu neden felsefi düşünceler ile Vahiy bilgisine dayalı düşünceler köklü şekilde bir birlerinden ayrılır.

 

Allah’ın bildirdiğiyle, kulların keyfi ve tutarsız sözleri hiçbir zaman bir olamaz. Muhakkak ki, Allah’ın sözü üstündür ve gerçeğin salt tebliğidir. Allah’ın sözü çelişki ihtiva etmediği gibi, varlıkların tabi olduğu yaratılış kanunları da, Allah’ın sözüne ters düşmeyip doğrulama durumundadırlar.

 

Örneğin: 20. Yy da bir çok fenni keşifler yapılmasına rağmen hiç biri Kuran’la çelişmemiştir. Kuran’la uyum içinde olup, onu doğrulamaktadırlar.

 

Fakat felsefe öyle değildir, filozofların görüşleri, yaratılış kanunlarıyla çeliştiği gibi, filozoflar arasında konular bazında görüş birliği yoktur, her filozof tabi olduğu felsefi ekolün doğruluğunu savunarak diğerlerini dışlamaktadır. Nasıl ki müşriklerin dinleri çeşit çeşit olmasına rağmen işledikleri ve vardıkları ortak inanç şirk ise, filozofların felsefeleri çeşitli olmasına rağmen vardıkları ortak netice şirktir, bu şirk olayında dikkat çeken husus kendi nefisleriyle birlikte tabiat varlıklarını da ilah saymalarıdır.

 

Fakat böyle bir iddia gerçeğin ifadesi değildir, zira kendileri zayıf ve yardıma muhtaç oldukları gibi, maddeyi ve uzayı kuşatan zaman dahi kendi başına aciz bir durumdadır, kendisi durmadan yok edilip, yoktan var edilmektedir. Bu da Allah’ın kudretine muhtaç olduğunun açık ifadesidir.

 

 DEVAMI>>>>

 

Kaynak:

Fereç Hüdür, KUR’AN DIŞI OLUŞUMLARIN ELEŞTİRİSİ VE  KUR'AN'A ARZI, Kişisel Yayınlar; İstanbul, 2007,



[1] (Felsefenin Evrimi, Prof. Macit GÖKBERK, sayfa 32 M.E.B. Yayınları 1979. )

[2] ( Ali Bulaç, İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/Vahiy-Akıl İlişkisi, Sayfa 228, Beyan Yayınları 1994. )

[3] (Vahiyden Kültüre,Yazan, Celaleddin Vatandaş Pınar Yayınları 1991 Baskısı Sayfa 137-138.)

 
  Bugün 281 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=