ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Hakimiyet
 
Hakimiyet
 
 
 

26/07/2008
 

Hakimiyet

Hâkimiyet, Arapça kökenli bir kelime olup, h-k-m kökünden gelmektedir. Nitekim hüküm, hükümet, tahakküm, hakim, mahkum, mahkeme, muhakeme, hikmet vb. gibi Türkçe'ye de geçmiş bir çok kelime aynı kökten gelmektedir. Hâkimiyet kelimesi sözlüklerde hakimlik, hükümranlık, buyruğunu yürütme, üstünlük kazanma gibi anlamlarla karşılanmaktadır. Hukuk literatüründe kelime, İngilizce ve Fransızcadaki, sırasıyla sovereignty ve souverainete; Almanca'daki herrschaft sözcüklerinin karşılığı olarak kullanılmaktadır. Yine Türk hukuk ve siyaset dilinde bu anlamda egemenlik sözcüğü oldukça yaygın bir şekilde geçmektedir.

Hâkimiyet kelimesi Türkiye'de siyasî hayatın içinden geçtiği süreçte, Türkçe'deki diğer müteradifiyle birlikte sürekli olarak kullanılmıştır ve halen de sık sık ifade edilmektedir. Bunun altında yatan husus ise tıpkı laiklik kelimesinde olduğu üzere, Batı'da gündelik hayatta pek sık vurgulanmamasına karşılık, Türk siyaset hayatında kelimenin, yeni rejimin kendisini takdiminde ve itaat talebinde arzettiği temel mahiyette görülen önem olsa gerektir. Gerçekten de, hem iktidar, hem de ona yönelik radikal dinî söylem açısından konu vazgeçilmez ve mutlaka vurgulanması gerekli bir nitelik taşımaktadır. Mevcut iktidar açısından hakimiyeti elinde bulundurma ve bunu halka dayandırdığını iddia ederek meşrûiyyet arama, düzenin bekasını temin etme yolunda başvurulması zorunlu bir tutumdur. Öte yandan Allah'ın dînini yeryüzünde hâkim kılma amacındaki radikal bir dînî söylemin, kelimenin fiilen anlaşıldığı ve öyle anlaşılması gerektiği şeklindeki doğrultuya itirazı ve bunu tashihe yönelmesi kendi varlığının doğal bir gereğidir. Dolayısıyla bu kelime, ya da daha doğru tabirle terim, içinde bulunulan siyasî ve fikrî çatışmada stratejik bir konuma sahiptir.

Hukuk terminolojisinde hâkimiyet, devleti meydana getiren dört temel unsurdan biri olarak anılmaktadır. Hazırlayıcı mahiyetteki maddî unsurlar olarak nüfus ve topraka ilaveten, meydana getirici mahiyetteki şahsiyet unsuru ile birlikte hâkimiyet, devleti oluşturur. Dolayısıyla hâkimiyet, insan duyumlarına konu olup, dış dünyada yeri olan maddî bir unsur olmayıp, sadece insan zihninde tasavvur olunabilecek bir mahiyete sahiptir.

Hâkimiyet olarak ifade edilen ilişki tarzının ardında bir takım toplumsal gerçeklikler bulunmaktadır. Hükmetme unsuru insanın toplumsal hayatında her an karşı karşıya bulunduğu otorite konusuyla yakından ilgilidir. Toplumsal grupların, örgütlerin, kurumların işleyişlerinin, bir düzen oluşturma bakımından otoritesiz olmadıkları müşahede olunmaktadır. Bu, derece ve kesafetleri farklı farklı da olsa; ailede de, okulda da, iş yerinde de, orduda da böyledir.

Aynı şey devlet kurumu için de geçerlidir. Yalnız burada artık, zorlama inhisarına sahip olma, ülke denilen unsur dahilinde en üstün bir emredici güç konumunda bulunma ve kamu hizmeti iddiası gibi, belli nitelikler söz konusudur. Buradan itibaren bu şumullü ve etkili otorite, devlet iktidarı ya da hakimiyet adını almaktadır. Devlet tahakküm ettiği nüfus ve toprak unsurları dahilindeki tüm hakikî ve hükmî şahısların iradelerine galebe çalıp, onlara emir komuta ederken hakimiyet unsuruna dayanmaktadır. Bu güç, ilgili toplumdaki otorite hiyerarşisinin tepesinde yer almakta ve aşağıya hükmetmektedir.

Bu arada Anayasa Hukuku literatüründe, biri dış, diğeri iç olmak üzere iki tür hâkimiyetten söz edilmektedir. Dış hâkimiyet devletin, diğer devletlerle ilişkileri bakımından söz konusu olup, burada kendisini bağımsızlık olarak göstermektedir. Bu hâkimiyet bugün Uluslararası Hukuk bağlamında şeklen, eşit devletler biçiminde tezahür etmektedir. Görünüşte devletler, diğerlerine emir verememe, komuta edememe, iç hakimiyet haklarına el uzatamama gibi yükümlülükler içerisindedirler. Tabii bu durum federasyon şeklindeki örgütlenmelerde istisnaî bir hal alabilmektedir. Yani böyle bir durumda dış hâkimiyet, şeklen de söz konusu olmamaktadır.

Devletin kendi toprakları üzerindeki tüm gerçek ve tüzel kişilere yukarıdan hükmedebilmesi ise iç hâkimiyet türünü oluşturmaktadır. Kendi üstünde bir iktidar ve yetki bulunmayan bu hâkimiyet; başlıca yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarıyla gerçekleştirilmektedir.

Bu hâkimiyetin kullanımı bir düzeni tevlid edecek, bu düzen de kendi hukuk kurallarıyla şekillenecektir. Bu, insanlar üzerinde - gerekirse onlara rağmen - bir sevk ve kontrol tekelidir.
Hâkimiyet konusundaki asıl odak noktası ise hâkimiyetin kökeni hususudur. Hâkimiyetin kökenini nereden aldığı mevzuunda çeşitli kuramlar ortaya atılmıştır. Bunlar hukuk literatüründe ana hatlarıyla Teokratik ve Demokratik olmak üzere iki ana kategoride ele alınmaktadırlar.

Bunlardan teokratik kurama göre, hâkimiyet Tanrı'ya aittir. Evrenin yaratıcısı O olduğuna göre, hâkimiyet de kökenini O'nda bulacaktır. Buna göre Allah kullarına emretmek, kulları da O'na itaat etmek durumundadırlar. Şu var ki, bu hâkimiyet yeryüzünde O'nun vekilliği iddiasıyla bir grup tarafından diğer insanlara karşı kullanılmaktadır. Bu, itaat edilmesi zorunlu olan, edilmediği takdirde günahkarlık ve âsîlik ithamlarına maruz kalınacak türden bir hâkimiyet kategorisidir.

Bu kategorideki doktrinler, ilâhî hakimiyetin yeryüzünde kim ya da kimler tarafından gerçekleştirileceği, bunların nasıl belirleneceği hususunda iki ana kısımda mütâlaa olunmaktadırlar:

1-Tabiat-üstü İlâhî hukuk doktrini, 2-Providansiyel İlâhî hukuk doktrini.

Tabiat-üstü İlâhî hukuk doktrinine göre Tanrı hâkimiyetin kendisinde olmasının yanısıra, yeryüzündeki belli bir ülkede kimin ya da hangi hanedanın hükümran olacağını da bizzat kendisi belirlemektedir. Yani hükümdar Tanrı tarafından seçilmektedir. Bu haliyle doktrin, monarşik yapılara meşruiyyet kazandırmak için tarihte sürekli kullanılan bir araç olmuştur.

Diğer taraftan Providansiyel ilâhî hukuk doktrinine göre, hâkimiyetin kökeni ilâhî olmakla beraber, bunu yeryüzünde kullanacak kimseyi insanlar seçmektedir. Tanrı ise yukarıdan ve insanlar tarafından görülmeyen bir sevk ve idare kudretiyle işleri yürütmektedir. Bu tarzda bir kuvvetin müdahalesi olmaksızın mevcut düzenin ne var olması, ne de varlığını sürdürmesi mümkündür.

Yukarıda ana hatlarıyla tasvir olunan ve teokratik olarak adlandırılan bu kuramların karşısında ise hâkimiyetin kökenini dünyevileştiren, onu göklerden yeryüzüne indirip, bireysel akıl ve iradeyle sınırlandıran demokratik kuramlar bulunmaktadır. Bunlara göre hâkimiyet halka aittir. Dolayısıyla toplumsal süreçlerde aslolan insan-üstü bir takım güçlerin emir ve telkinleri değil, bizzat toplum yaşamının kendisidir. Bir iktidarın meşruiyeti, onun halk tarafından kurulmuş olmasına bağlıdır.

On yedinci ve On sekizinci yüzyıllarda yaygın hale gelen, bütünüyle rasyonalist ve laik bakış açılarından hareket eden bu yöndeki doktrin hareketleri, 1789 Fransız İhtilali ve bunun Fransa dışındaki uzun mesafeli etkileri sayesinde tatbik imkanları elde etmişlerdir. Bu öğretilerde temelde Rasyonalist felsefe, Doğal Hukuk Okulu'nun görüşleri ve İngiliz siyâsî kurumları büyük etkiye sahip olmuşlardır.

Demokratik kuramlar içerisinde de iki farklı doğrultu ortaya çıkmaktadır. Bunlardan birincisi Millî Hakimiyet Kuramı'dır. Doğal Hukuk Okulu mensupları tarafından geliştirilen bu kuram, Fransız İhtilalini gerçekleştirenlerin yetişmelerinde önemli bir rol oynamıştır. Fransız İhtilali'nin en önemli ilkelerinden biri işte bu millî hâkimiyet olmuştur. Bu ilkeye göre hâkimiyet millete aittir. Önceden hükümdara ait olan hâkimiyet, mahiyetinden bir şey kaybetmeden hükmi bir şahıs olarak görülen millete verilmiştir. Şahsî olmaktan kurtulup anonim hale gelmesine karşılık, mutlak karakterinden bir şey yitirmemiştir. Bu kuram uyarınca üstün iktidarın kendisine ait olduğu belirtilen millet, kendisini oluşturan bireylerin toplamından farklı, bağımsız bir şahıs olarak ortaya çıkmış olmaktadır. Millet iradesi, bireylerin iradeleri toplamından farklı olup, bunlar birbirlerine eşit şeyler olmadıklarından, bu irade kendisini dayatma ve itaat talep etme hakkına sahip görülmektedir.

Buna karşılık, millî hakimiyetten ayrı bir Halk Hâkimiyet’inden söz edilmektedir. Buradaki temel fark, hakimiyetin, kendisini oluşturan bireyler toplamından ayrı bir varlık olarak görülmüyor olmasıdır. Halk bir bireyler toplamı olup, halk iradesi de sonuçta tek tek bireysel iradelerin arzettiği yekundan ibarettir.

Ne olursa olsun, hakimiyetin millete ya da halka ait olması noktasında gözlenen şey, bunun Batı tarihinin belli koşulları içerisinde ortaya çıkıp, anlam kazandığıdır. Feodalite ve monarşilerin egemenliği altındaki Avrupa'da hasıl olan toplumsal değişiklikler, ortaya çıkan yeni sınıfın, yani Burjuvazi'nin kendisine alan açma yolundaki çabalar, iktidarın devredilmesini gerekli kılan çerçevelere yol açmışlardır. Bu, geleneksel ideolojiye karşı rakip bir ideolojik hücum çerçevesinde gerçekleşmiştir. Nitekim ideoloji kelimesinin kendisini de bu bağlama borçlu bulunmaktayız. Ama ne var ki, şimdi kendisini bilim olarak kutsallaştırıp, sağlama alma kaygısındadır. Bu yer menşeyli din, sözde Tanrı-merkezci bir eksenden, insan-merkezci bir eksene kayışı temsil etmektedir. Doğanın büyüsü bozulmuş, akla tac giydirilmiş ve sırf beşerî amaçlara yine beşerî araçlarla yönelmenin yolunu tıkayacak engellerin tahribi yoluna gidilmiştir. Sonunda dîne kala kala metafizik ve ritüalistik bir oyun sahası kalmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, sonuçta halk hâkimiyeti fikri, öyle insanları kendi özgür iradeleriyle başbaşa bırakma değil, öncekinden daha az mütehakkim olmayan sınıf ve grupların başvurduğu bir yeni afyon olmuştur.

İslam'daki hâkimiyet telakkisinin gerek teokratik, gerekse demokratik hâkimiyet kuramlarının ikisinden de farklı ve bunlara tamamen karşıt bir mahiyet taşıdığı görülmektedir. İslâmî bir hâkimiyet kavramlaştırmasında Tanrı'yı temsil etme tekeline sahip, hesap sorulamaz bir sınıfın iktidarına ya da Allah'ın uzaktan kumanda ettiği bir yönetime yer olmadığı gibi, Allah'ın iradesine meydan okuyabilecek, sözde aritmetik bir halk hakimiyetine de cevaz yoktur. İslam'da hâkimiyet, sadece Allah'ın koyduğu hudud dahilinde ve bunların mantıkî bir uzantısı olarak gerçekleştirilmek ve her tür hiyerarşinin en üst kısmına yerleştirilmek durumundadır. Bu zorunluluk, Allah'ın ortaya koyduğu îman ilkelerinde zaten içkin olup, ayrıca vahyen mufassal hale getirilmesine lüzum görülmemiştir. Sahih îmana sahip akıl sahipleri için bu konuda bir güçlük yoktur. Allah, Kitabına elbette bilmem kaç maddelik anayasa iliştirip, devletin şeklinin ne olacağını, devlet başkanının vasıflarını ve başkanlık süresini; yasama, yürütme ve yargı organlarının nasıl çalışacaklarını, milletin temsilcisi olmanın şartlarını tâdâd edecek değildi. Kur'an'da bu konudaki kurallar en üst düzeyde ve somut bir tarzda ortaya konmuş, üstelik peygamber eliyle bir tatbikat yoluyla da bu teyid edilmiştir.

Kur'an'da ortaya konan baş prensiplerden biri Allah'ın mutlak hakimiyetidir. Bu hakimiyette de geçerli olan bölünme değil, tevhiddir. Allah, Kur'an'ın hiçbir yerinde ontik hakimiyet, siyasi hakimiyet şeklinde ayrımlarda bulunarak, insanlara kısmî rablık teklif etmemiştir. Böyle bir cür'etin Kur'an'daki karşılığı sadece şirk olabilir.

Allah'ın, kendisine iman edenlerden isteği, hükümlerine tabi olunmasıdır. Zira hüküm onundur. İnsanları da, kendisinin indirdikleriyle hükmetmeye çağırmaktadır. Diğer taraftan Kur'ânî planda İlâhî hakimiyete ilişkin terimlerden biri de mülk kelimesidir. Nitekim el-Mâlik ve el-Melik, Allah'ın sıfatlarından olarak Kur'an'da geçmektedir. Türkçe'de genelde dar anlamda yaygınlaşmış olmasına karşılık, mülk kelimesinin kökü ve türevlerinin önemli bir kısmı, hâkimiyet kavramıyla doğrudan bağlantılı anlamlar taşımaktadır. Sözgelimi mülk kelimesi hükümranlığı karşılarken; melik, hükümdar; memleket ise üzerinde hâkimiyetin sağlandığı yer anlamına gelmektedir. Allah, göklerin ve yerin mülkünün kendisine ait olduğunu ifade etmektedir. Buradaki aitliği "ontik" olana hasredip, yeryüzünde O'nun mülkiyetini -meşruiyyet anlamında- başkalarına vermeye, hatta bizzat Allah'ın buna rıza gösterdiğini söylemeye, Kur'an sınırları içerisinde imkan yoktur.

İslam'da hakimiyet meselesinin inceleneceği alan Kur'an ve onun Peygamberin hayatındaki pratik uzantılarıdır. Ancak, İslam ve siyaset ilişkileri ele alınırken genelde yapılan şey, anılan bu alanın çok uzağına düşmek olmaktadır. Gerçekten de İslam tarihinde, hâkimiyet meselesini ilgilendiren temelli görüş ayrılıkları olagelmiş ve bunlar Müslümanların toplumsal ve siyasî hayatlarında hayli etkili de olmuşlardır. Ancak İlâhî orijinli bir din olarak İslâm'ın konumunu belirlemede bunların ne ölçüde birer referans teşkil edecekleri hiç düşünülmemektedir. Bir kere bunlar Kur'an ve Sünnete "rağmen" geçerlilik taşıyabilecek dipnotlar olamazlar. Allah'ın dini bunlara bakılarak öğrenilecek değildir. Sonra bunlara bakıldığında, çoğunun Kur'an ekseninin dışına kayan çarpık anlayışları temsil ettikleri rahatlıkla görülebilmektedir. Sözgelimi bugünkü radikal söylemin atası olarak sunulmaya çalışılan Hâricîlik, zaten Allah'ın hükümlerine uyulan bir vasatta Allah'ın hükümlerine uymaya çağıran bir garabeti tecessüm ettirmiştir. Diğer yandan Sünnîlik, sahih bir islamî siyasetin pratik imkanlarının değil, monarşilerin Islâmîleştirilmelerinin teorisyenliğini üstlenmiştir. Öte yandan Şîî kanat ise neredeyse yeryüzünde eşi bulunmayan garabette siyaset "akîdeleri"ni İslâm'a sokmaya kalkmıştır. Referans olarak kullanılan ümmetin eşsiz tecrübeleri işte bunlardır ve İslâm'ın değerlendirilmesi de bunlarla yapılmak istenmektedir. Sahih bir İslâmî anlayışın bunların hiç birine ihtiyacı olmadığı gibi, bunlardan berî olması da "Müslümanlığının bir gereğidir.

Bütün bu bilgilerden sonra söylenecek şey, hâkimiyetin Allah'tan başkasına ait olamayacağıdır. Bugün hâkimiyetin halka ait olduğu şeklindeki ifadeler modern bir mitolojiyi dillendirmektedirler. Zira dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman böyle bir şey olmamıştır. Bahsedilen millet ya da halk gibi kullanımlar, birer metafizik kavramdırlar. Gerçekte ne bireylerin tek tek iradelerinin, ne de bunların iradelerinin toplamının kendi başına iktidar temellerini belirleme gibi bir nitelikleri yoktur. Olan biten belli çıkarların, bu çıkarların söz konusu olduğu sınıf ,grup ya da kurumların, adına halk denilen kitleyi şekillendirmesinden ibarettir.

Sonra bu konunun Müslüman kamuoyunda ele alınış şekilleri tam bir idrak bozukluğu ve zihinsel çarpıklık manzarası arzetmektedir. Halkın hâkimiyeti, demokrasi adı altında siyâset "evciliği" oynatılmaktadır insanlara... Bugün laik iktidarlar, sahip olup kullandıkları ya da kullanacakları yaptırımlarla Müslümanların sadece fiillerine değil, zihinlerine de hükmeder hale gelmişlerdir. Ümmetin fiilî mahkumiyeti artık zihinlerde de teyid olunmaya başlanmıştır. İçerisinde bulunulan çelişki, mağlub olunan akidenin İslâmî açıdan sözde yeniden üretilmesiyle giderilmeye çalışılmakta, zillet rasyonelleştirilmektedir.

Bu konudaki idrak bozukluğunun bir tezahürü, hâkimiyetin halka ait olduğu yolundaki ifadenin bir gerçekliği belirtmekten ziyade bir ideoloji tesis ettiğinin, ideolojik mahiyet taşıdığının farkına varılamamasıdır. Başka bir deyişle "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" denirken bir tasvir yapılmamakta, olması gereken husus, bir yaptırımı beraberinde getirir bir şekilde, bir norm halinde ortaya konmaktadır. Onun için bu sorunu cüz'î irade kapsamında değerlendirip, Allah'ın bir hükümde bulunmadığı, aksine serbestiyet tanıdığı bir konuma indirgemek mümkün değildir. Halkın - ya da doğru tabiriyle gerçek bir güç kaynağının - hâkimiyeti kabul edildiği zaman, bunun îman olunan akidenin doğrularıyla çatışma ihtimali bulunmasının peşinen göze alınması ve sahip olunan âmentüye rağmen, -zımnen de olsa- yeryüzünde onun en yüksek konumda görülmesi kaçınılmazdır. Müslümanlık, müntesiplerine birbirleriyle zıt, çifte meşrûiyyete cevaz verecek bir yapı vaz'etmemiştir.

Diğer yandan cüz'î iradeye tanınmış olan haklar, bu iradeden neş'et edecek fiilleri kendiliğinden meşru kılacak bir mahiyete sahip değildirler. Allah'ın insanlara hükmetme gücü ya da izni vermesi, onlara, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz anlamında bir serbestiyet tanımak değil, dünyevî ve uhrevî boyutlarıyla birlikte ele alındığında, sadece Allah'ın indirdikleriyle ve bunlarla uyum içinde olmak koşuluyla bir seçeneğin tanınmasıdır ki, bu seçeneğin tasvip edilmeyen bir şekilde değiştirilmesi dînî yaptırım gerektirir. Nitekim katil olup olmama da sonuçta insan iradesiyle alakalı bir iştir ama herhalde kimse çıkıp da, bu onun verilmiş bir hakkı, isterse öldürür, diyemez. Dolayısıyla bir ülkede insanların yüzde şu kadarı öyle irade etti diye bir Müslüman fikren, vicdanen ve mümkün olduğunca amelen, ilâhî doğrultuya ters bir kararı onaylayıp, sineye çekemez.

Konunun salt bir katılım meselesi olarak takdim edilmeye kalkılması da, meseleye şaşı bakışın tezahürlerinden biridir. Bu mantığa göre Müslümanların temel kötülükleri, sultanlara mutlak, sorgulanmaz bir iktidar tahsis edip, halkın hakimiyet hakkının gasbına ses çıkartmamaları, hatta bunu desteklemeleridir. Nitekim bu uğurda, bu "kalitesiz" Müslümanları alenen, Batılılaşmaya çağıranlara rastlanmaktadır. Demokrasi bu memlekete tam anlamıyla yerleştiğinde bütün sorunlar çözülecek, sömürü yok olacak, baskılar ortadan kalkacak, "barış" gelecektir. Tüm sorun, Müslümanların kalitesizliğindedir! Şu saltanat meraklılığına bir son verilebilse, mesele kalmayacaktır! İş bu noktaya geldikten sonra artık basiret söz konusu olamaz. Siyasetten bu kadar bîhaber olma, kölelikle hakimiyetin birbirine karıştırıldığının görülmesine engel olacak düzeylere gelmiştir.

Şimdi birilerinin kalkıp, Kur'an'da bir devlet şeklinden söz edilmiyor, bu insanlara bırakılıyor diyerek İslâm'ın siyasî boyutların sıfırlamasının, bırakın İslâmîliğini, bir ciddiyeti olabilir mi? Bu, İslâm'ı, tüm derdi üç beş heykelciği kırıp, bir Tanrı metafiziği yapmaya indirgeyen, karikatürist bir yaklaşımdan başka bir şey değildir. Meseleye kendi küfrî zaviyelerinden bakan kişiler için bu anlayış bozukluğu bir ölçüde anlaşılabilir bir durumdur; fakat bunu Müslüman bir zihnin üretmesinin ciddi bir îman kaybını, Kur'an'da emredilen zihinsel bütünlüğün çözülmesini temsil edeceği gayet açıktır.

Gören için, İslâm'ın siyâsî ilkeleri açık seçik ortadadır; Allah öyle iddia edildiği gibi, bu alandaki egemenliğini ihmal ya da terk ederek, birilerine tevdi etmiş değildir. Âlemlerin Rabbı, Müslümanların siyasî hayatlarının da Rabbı'dır. Bu nasıl Müslümanlıktır ki, müdahale edemediği fizîkî âlemde O'na boyun eğerken, kendi davranışlarında "halk" adında bir kitlenin hüküm selahiyetine zihnen de teslim olmanın kuramsal esaslarını tesbit etmeye girişmekte, üstelik, bir de buna Kur'an'ı şahid gösterme cür'etinde bulunabilmektedir. Bu, açık bir şekilde, Allah'ın koyduğu hududa bir tecavüz, bir tuğyandır. Allah âlemlerin de, fiillerin de, zihinlerin de Rabbıdır, hâkimidir. Bu; bölünme, çözülme, ortak kabul etmez bir hakimiyettir.

İktibas.info

 
  Bugün 284 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=