ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  EN MÜTEVATİR HADİS
 
   
EN MÜTEVATİR HADİS

Hadislerin tamamına yakını bir tek kişiden nakledilmiştir. Ve çoğu özel sohbetlerin ürünüdür. Tüm hadislerin sıhhatini görmemiz açısından en mütevatir hadise bakmamız gerekir. Resulullah’ın en fazla kişiye hitap ettiği konuşması veda hutbesidir. Kâbe’deki bu hutbe esnasında en az yüz bin kişinin hazır bulunduğu nakledilmektedir.[1] Ve Resulullah, hutbesini bitirirken son bir cümle kurar. Üç kez: “Şahit ol ya Rab!” dedikten sonra. Bu cümle aynen Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü ayarındadır. Yani bu cümle peygamberimizin en kalabalık topluluğa konuştuğu en önemli hutbesinin en can alıcı cümlesidir. Orada bulunanlar diğer sözleri unutsalar bile bunu unutmaları mümkün değildir. Ne hikmetse bu en mütevatir hadis bile üç farklı kanaldan ve tamamen zıt versiyonlarla nakledilmiştir. Şöyle ki: 

1- Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyarsanız asla sapıtmazsınız. ALLAH’ın kitabı ve sünnetim.[2] 

2- Size uyduğunuz takdirde benden sonra sapmayacağınız iki şey bırakıyorum. ALLAH’ın kitabı ve neslim (ehlibeyt) [3] 

3-Müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu asla şaşırmazsınız. O emanet ALLAH’ın kitabı Kuran’dır. [4] 

Görüldüğü üzere en önemli konudaki hadis bile sırf Kütüb’ü Sitte’de üç farklı şekilde gelmiştir. Birincisini Sünnilerin, ikincisini ise Şiilerin uydurduğu açıktır. Üçüncü olanı sahihtir. Çünkü o dönemde Kuran diyen Harici ve Mutezilelerin hadis uydurmak gibi bir amelleri yoktu. Çünkü onlar zaten hadise inanmıyorlardı. İftiracılar Güneşi balçıkla sıvamaya çalışsalar da 100 binden fazla insanın tanık olduğu bu sözü tamamen kaybedememişlerdir. Ayrıca kaybetselerdi ne çıkar ki? Zaten Kuran kendisinin tek kaynak olduğunu bas bas bağırıyor. Bu hadis yalnızca hadiseyi gözler önüne sunduğu için muteberdir. Velhasıl peygamberimizin en baba hadisi bile mezheplerin kendi telakkilerine göre üç farklı tarzda gelmiştir. Bu en önemli söz bile bu şekildeyse diğerlerini siz düşünün.


 

[1] Buhari, kitabü’l hac, c.4, hadis no:216
[2] Muvatta, kader, c.3/899
[3] Tırmızi, menakib 77; Hanbel, müsned, 4/366
[4] Buhari, kitabü’l hac, c.4, hadis no:216; Müslim, 15/19 no:1218
                                      
                                        
 ***********************************************

SÜNNET

48:23 ALLAH’ın öteden beri süregelen sünneti budur. ALLAH’ın sünnetinde bir değişiklik bulamazsın.  

Sünnet kelimesi adet, töre ve kanun anlamına gelmektedir. Kuran’da hep ALLAH’ın sünneti (kanunları) olarak kullanılır. (18:55; 33:38; 35:43; 40:85; 48:23)  Kuran’ın hiçbir yerinde, peygamberimize izafen sünnet kelimesi kullanılmaz. Ancak ıstılahta kelimeye farklı bir anlam giydirilmiştir. Hz. Muhammet’in (sav) yaptığı, emrettiği ve görüp de karşı çıkmadığı her türlü eylem sünnet olarak tanımlanmış ve Müslümanların izlemeleri gereken yegâne öğreti olarak sunulmuştur. 

Mevzuya projektör tutmak için hepimizin muhtemelen benzerini yaşadığı kendi hayatımdan bir anımı paylaşacağım. Yıllar önce Müslüm Gürses, konser için Malatya’ya gelmişti. O gün öğlen sularında tesadüf eseri kendisine büyük bir lokantada rastladım. Tüm cesaretimi toplayıp hemen yanına giderek imza istedim. Bu esnada aramızda 10 saniyeyi geçmeyecek bir diyalog olmuştu. Ancak o dönemlerde fanatik bir Müslümcü olduğumdan bu olay yaşadığım en sıradışı durumdu. Bu olayı arkadaşlarıma defalarca anlattım. Her anlatışımda daha da ihtisaslaşıyordum. Derken 10 saniyelik diyalog uzun bir sohbete dönüştü. Özellikle Müslümcü arkadaşlarımla olduğum sırada konu hep bu karşılaşmaya geliyordu. Boru değil, babanın en büyük sahabelerinden biri olmuştum. Onlar için artık gökteki yıldızlar gibiydim. Sadece anlatmakla kalmamış, Müslüm’le ilgili tüm sorularına cevap verecek bir merci haline gelmiştim.  

Nitekim basit bir imza isteme olayı, artık Müslüm’le baş başa yenilen bir yemeğe dönüştü. Diyordum ki babanın yanına gittim. O ne teveccüh ne alçak gönül sahibi insan ki hemen beni masasına buyur etti. Ve böylece sohbet etmeye başladık. Masanın üzerinden sigarasını aldı. Bir tane de bana ikram etti. Cigarasını ben yaktım. Hemen heyecan dolu gözlerle soruyorlardı. “Baba hangi marka cigara içiyor?” Bu soruya hazırlıklı değildim. Lafı biraz dolandırdıktan sonra bu soruyu ben onlara yönelttim. “Sizce hangi cigarayı içiyor?” diyerek zaman kazandım.  Marlboro desem burjuva işi, Samsun desem o, Orhan abiye mal olmuş, Winston, öğrenci sigarası, Parlement karı işi, Maltepe, kapıcı sigarası… En sonunda onları aşağılayarak, “Ne cahilsiniz! Baba Tekel 2000’den başka sigara mı tüttürür?” diyerek havamı bastım.  

Bu hadisin sünnete dönüşmesi gecikmedi. Ortamda bulunan “Gondik” lakaplı eleman, derhal cebindeki sigara paketini buruşturup attı.[1] En zayıf halkaya Müslüm ses tonuyla konuşarak:  “Olum, koş git bakkaldan bir Tekel 2000 al da kendimize gelek.” dedi. Bu esnada Çıkisifilayko kod adlı zayıf halka bana: “Uzun mu, kısa mı?” diye sordu. “Koskoca Müslüm babayı kısa sigara keser mi?” diyerek bir de ben horladım. Tekel 2000’imiz gelmiş cingen usulü furt hesabıyla tüttürüyoruz… Havada sorular uçuşuyor, bense ağırlığımı bozmadan, babanın sahabesi olmaya helal getirmeden cevaplıyorum. “Saçı ne renk? boyu ne kadar? Ses tonu nasıl? Ne giyinmişti? Bıyıkları nasıl? Cigarayı nasıl tutuyor? Saati var mı? Ense tıraşı nasıl?” gibi sünnete dönüşmeyi bekleyen sorular uzayıp gidiyordu. Bu ekiple aynı muhabbeti on kere yaptık desem azdır.  

Bu anlattığım olay eminim ki herkesin başından değişik versiyonlarıyla geçmiştir. Belki benim kadar iyi Ebu Hureyre olunamadıysa da, en azından Vehb performansı sergilenebilmiştir. Tabi ki olayın bu boyutlara ulaşmasında benim ve çevremin Müslüm’e olan uzaklığı birinci etkendir. Örneğin; Müslüm’ün menajeri yahut yakın arkadaşı, onunla içli dışlı olanlar, sağda solda bizim gibi Müslüm anıları anlatmaya tenezzül bile etmezler. Onlar zaten bu hususta yüksek bir mevkie sahiptirler. 

İşte ilk dönemlerde hadislerin oluşumundaki temel arka plan bu psikolojidir. Özellikle peygamberin uzağında olan kişiler, bu açıklarını kapatabilmek için onunla olan en küçük anlarını bile bu şekilde ballandıra ballandıra anlatmak ihtiyacı hissetmişlerdir. Anlatımdaki bu küçük detayların cahiller tarafından sünnete dönüşmesi kaçınılmazdır. Elbette ki tek faktör cehalet de değildir. Ortamda kendini kabul ettirme, önemsenme, peygambere daha çok yakınım imajı yaratma gibi etmenler de etkilidir.   

Örneğin; Ebu Hureyre uydurduğu pek çok hadisi: “Dostum Muhammet, Dostum Resulullah,[2] Dostum Ebu Kasım[3]” ve iyice şımardığı dönemlerde sadece “Dostum[4] bana böyle söyledi.” diye rivayet etmiştir. Oysaki Ebu Hureyre adındaki yalancı ne peygamberin dostudur ne de yakını. Sadece açlıktan ölmesin diye peygamberin barındırdığı bir dilencidir. Bu sahtekârın bu pervasızlığı: “Yaşayanlar arasında Allah Resulü’ne en fazla iftira atan Ebu Hureyre’dir.” diyen Hz. Ali’nin gücüne gitmiş ve: “Sen nerden peygamberin dostu oluyorsun?”[5] Diyerek onu tazirlemiştir.” Gene benzer bir şekilde müminlerin annesi Ayşe’nin de hışmına uğrayan bu mahlûk, utanmadan: “Ayna ve sürme seni Peygamber’le ilgilenmekten alıkoydu.”[6] diyecek kadar küstahlaşmıştır.  

Tekel 2000 örneğine benzer binlerce vakıa mevcuttur. Tanıdığım Müslümcülerin karakteristik özellikleri; istisnasız hepsi onun üslubuyla şarkı söylerler. Ağır ağır konuşurlar. Saçları kıvırcık olmayanlar bile fırçalı tarakla kıvırcık hale getirmeye çalışırlar. Durdukları zaman Müslüm gibi boyunlarını bükerler, sigara tutuşları aynen “Mutlu ol yeter” kaset kapağındaki gibidir. Hayatlarının bir yerinde kafa yedikleri için burunları kırılmış, Müslüm’ün burnu gibi saat yönünün tersine doğru kıvrılmıştır. Kumaş pantolon üzerine gömlek, yumurta topuk ayakkabı giyerler. Aynen Müslüm gibi ense bırakmışlardır.  Bu tipleri, Müslüm televizyonlara çıkıp kendisini ayağa düşürdükten sonra azalmalarına rağmen hala çevremizde görebiliriz. 

Basit bir şarkıcı olan Müslüm’ün, hayranları üzerinde bu tarz etkileri olduğu tecrübeyle sabitken, koskoca bir dinin peygamberinin benzer çağışımlar yaratmayacağını iddia etmek, olaya at gözlükleriyle bakmaktır. Vakıa da bu yönde olmuştur. Kabak yemeğini seven, cüppe giyip sarık takan, saçını, sakalını peygamber gibi yapan, gözlerine sürme çeken, onun süründüğü kokuyu kullanan, onun gibi yemek yiyip onun gibi oturan, yatağa onun gibi uzanan… Velhasıl her hareketinde Efendimiz gibi olmaya çalışan büyük bir kitle oluştuğu barizdir. Bu durumun sorun haline gelmesi ise kişisel tercihin dinleşmesidir. Zaten peygamberin yakınındaki sahabeler hep buna karşı çıkmışlardır.  

İnsanın sevdiği birisini örnek alması fıtridir. Bir insan birisini çok beğenirse kısa zaman sonra yürümesi, giyinmesi, saçını taraması, konuşması ona benzer olur. Örneğin; 70’li yıllar ülkemizde yüz binlerce Orhan Gencebay’ın olduğu yıllardır. Onun gibi bıyık bırakılmış, İspanyol paça giyilmiş, gömlek ceketin üzerine çıkarılmıştır. Günümüzde de sokaklarda milyonlarca “Polat Alemdar” görmekteyiz. Tabii ki peygamberi çok seven ümmetin, onun gibi davranması doğaldır. Ancak altın bir kural unutulmamalıdır. Bu iş ne ALLAH’ın emridir ne de bu işten sevap beklenmelidir. Eğer böyle değerlendirilirse, ALLAH adına hüküm verildiğinden şirke girer. Bu sevginin ortaya çıkışına kendi nefsimden örnek verecek olursam; Kuran’la tanıştıktan sonra istem dışı olarak top sakalım yerini peygamber tarzına bıraktı. Kısa olan saçlarım uzayıp ortadan ayrıldı.[7] Tabi bunlar din olarak kabul edilmeden fıtri gerçekleşen şeylerdi. 

Ancak başlangıçta yalnıza fıtri bir durumun izdüşümü olarak başlayan sünnet metaforu, özellikle Kureyş emperyalizmi güden Emeviler devletiyle birlikte halkın kellesinin üzerinde sallandıran Demokles’in kılıcına dönüştürülmüştür. Yukarıda da değindiğimiz etkenlerle, hadis uyduranlar bu palavralarını sünnet adı altında meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. Öyle ki bir müddet sonra sünnet dinin yegâne ölçütü ve hayatın her alanında mutlaka ittiba edilmesi gereken bir risörs haline getirilmiştir.  

Sünnet tamamen hadislerin uygulanış şekli olduğu için hadisler özelinde getirdiğimiz tüm eleştiriler sünnet için de geçerlidir. Her ne kadar iki farklı kavram olarak tanımlanmaya çalışılıyor olsa da sünneti hadisten bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü sünnet yalnızca ve yalnızca hadislerden çıkar. Günümüzde bazı şaşkınlar, hadisleri kabul etmediklerini ancak sünnete uyduklarını belirterek bir ara form oluşturma gayreti içerisindedirler. Güler misin ağlar mısın bilinmez; bu şaka gibi söylevin, eleştirilecek bir yanı bile olmadığı kanaatindeyim.


 

[1] Pakete sonradan bakınca içinde yalnızca bir tane sigara kalmış olduğunu gördüm. Şerefsiz, tek sigarayı atarak koca bir paketi attım pozlarına bürünüp bize hava basmış J O dönemde bu tiplerin pöççükcülükle yaşadıkları unutulmasın. Hep fakir fukara çocuğuydu arkadaşlarım. Paketle sigara almak en havalı eylemdi. Okul çıkışları bakkala gidip tekçiden tek sigara alıp dört beş kişi ortaklaşa ancak içebiliyorduk. Yani tekel 2000 gibi pahalı bir sigaranın paketle alınmasının ortamda yaratmış olduğu etkiyi siz düşünün. Bu ne büyük cefakârlık, babaya karşı olan nasıl bir sevgi anlayın.
[2] Müslim, Tahâret 40; Nesâî, Tahâret 109; Müslim, Birr 143.
[3] Müslim, salat’ul musafirin, 85
[4] Buhârî, teheccüd 33; savm 60; musâfirin 84, 86; Müslim, müsafirjn 76; Nesâî, siyam 81, kıyâmü'1-leyl 28; Dârimî, salat 151, sâvm 38; Ahmed b. Hanbel, II, 258, 260, 271, 277, 329, 347, 402.
[5] İbni Ebu Hadid, Şerhu Nehcul Belağa, 1. cilt, sayfa 360
[6] Zehebi, Siyeru Ala c.2, s. 435
[7] Her ne kadar hem peygamberin saçlarını ortadan ayırdığına hem de ortadan ayıranlara lanet ettiğine dair rivayetler olsa da…

                                                                                DEVAMI>>>
 
  Bugün 35 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=