ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Dindarlar Medyada
 

Dindarlar Medyada Niçin Başarısız Oldu?

Muhafazakar medya kuruluşları neden diğer medya kuruluşları kadar başarılı ve etkin değil. Milli gazete, Vakit, Zaman, Yenişafak, Kanal 7, TGRT, Türkiye gazetesindeki sorun nedir? İşte cevabı:

B. Ahmet Yavuz yazdı:

 Bu isimlendirmenin tam isabet etmediğini ileri sürebilir kimi okurlarımız. Amaç burada adlandırma olmadığı için isteyen okurlarımız `İslamcı Medya`, isteyenler `Muhafazakar Medya`, isteyenler de `dindarların medyası` diyebilir. Peki ortada ciddi bir başarısızlık var mı? Ya da başarının kriteri ne? Başarıyı neye göre belirleyeceğiz? Bu konularda kısa açıklamalarımızı yapalım , sonra da teşhise geçelim.

 Dindar kesimin çıkardığı gazetelerin tirajlarına, yönetiminde oldukları TV`lerin izlenme oranlarına ve itibarlarına baktığımızda ortada ciddi bir başarısızlığın olduğu görülüyor. Bu başarısızlıkta çeşitli yapısal sorunlar ve bu kesimin insanlarını medyaya olan ilgisizliğinin yanında kuruluş aşamalarındaki yönetim mantığını irdelemeyi daha uygun görüyorum.

 `Dindar kesim` toplumla ortak değerlerde buluşma konusunda en sağlam dayanaklara sahip olduğu halde, medya sektöründe neden mesafe kat edemedi? Halkın (yani okuyucu ve izleyicinin) ahlaki ve dini değerleri, hassasiyetleri göz önüne alındığında dindar kesimin elindeki medya organlarının onunla en rahat iletişimi kurması beklenirken, insanlar bu medya organlarına niçin müşteri olmadılar?

 Her Şey Allah rızası için...

Yukarıdaki sorulara en kestirme cevap ara başlık yaptığımız cümlede: Her şey Allah rızası için. İslami medya, yaptığı her işi bu cümlenin kanatları altına saklama ihtiyacı hissetti; icraatlarını ticari argümanlardan, reel değerlerden ziyade bu cümlenin etrafında toparladılar. Parayı veren de `Allah rızası için` verdi, gazetede yazan da `Allah rızası` için yazdı, o gazeteyi alan okur da `Allah rızası` için okudu ilk bakışta çok samimi, çok masum, çok değerli bir birliktelik gibi görünse de, birazdan örnekleriyle açıkladığımda göreceksiniz ki bu üç kelime büyük bir pespayeliğe sadece şemsiye oldu, bir çürümenin, bir yok olmanın şifresi halini aldı.

 Gelin, yayın hayatını sürdüren ve dindar kesime ait gazete ve tv`lerin hikayelerine kısaca bir göz atalım....

 Milli Gazete

 Milli Gazete Necmettin Erbakan`ın teşkilatlardan topladığı paralarla kuruldu. Hocanın başlattığı siyasal hareket, `Adil Düzen Davası` başarılı olsun diye insanlar Allah rızası için bu gazete projesine destek oldular. Fakat parayı veren ile parayı harcayan kişiler farklı olunca gazete ne istenilen kaliteyi, ne de arzu edilen tirajı yakalayabildi. Parayı verenler yönetimden hesap sorabilir durumda değildi. Ortada ticari bir kaygı yoktu. Başarı kriteri piyasanın genel geçer kurallar değildi. Böyle olunca da, ortaya kayda değer bir gazete çıkamadı. Daha kötüsü, zamanla parti bültenine dönüşmesi de kimseyi rahatsız etmedi. Okur da gazeteyi `Allah rızası` için okuduğundan, kalitesini sorgulamadı. Yani gazete okuma ihtiyacını gidermek gibi bir kaygı taşımayan okur çok çabuk kandırıldı. İyi bir gazete çıkarmamanın bahanesi de `belli hassasiyetlerimiz var` lafı oldu. Milli Gazete Türkiye`nin en eski gazetelerinden biri olmasına rağmen hala 20-30 bin aralığında bir tirajı var ve esamesi okunmuyor.

 Zaman Gazetesi

 Zaman gazetesi uzun yıllardır Fethullah Gülen cemaatinin dışında kalan dindar kesim tarafından kabul görmezdi. Yine de bu kesim içinde değerlendirilmesi gerekir. Çümkü o da varlığını cemaat için toplanan bağışlara borçludur. Şurası gerçek ki Gülen grubu medyası rakamsal olarak medya alanında bir varlık gösteriyor ancak bunu bir etkinliğe, kamuoyu yaratma gücüne dönüştürebilmiş değil.

 Zaman gazetesi tiraj olarak iyi bir noktada görünüyor. Ama yakından bakıldığında Milli Gazete`dekine benzer bir çarkın burada da işlediğini görüyoruz. Yönetici Allah rızası için çalışıyor, okur da `Allah rızası için` okuyor. Böyle olunca da başarıyı ya da başarısızlığı ölçmek gündeme gelmiyor. Ortada 800 bin gibi dev bir tiraj var ama büyük kısmı cemaat mensuplarına zenginler tarafından ücretsiz dağıtılan gazetelerden oluşuyor. Cemaatle bir şekilde ilişkiye giren her kişi, her müessese Zaman gazetesini parayla alıp eşe dosta bedava dağıtmaya mecbur bırakılıyor. Bu zahmetsiz kazanılan tiraj gazete yönetimini yaptıkları işin kalitesini sorgulamaktan alıkoyuyor.

 Durumun çarpıklığını cemaatin televizyonunun durumu çok iyi sergiliyor. Bu kadar kalabalık bir cemaatin TV kanalı olan STV Türkiye`deki TV kanalları sıralamasında ancak 7. Sırada olması gibi tuhaf bir durum var ortada.

 Vakit:` İnananların eli, gözü, kulağı`...

 Vakit gazetesinin temelleri Milli Gazete`de `Allah rızası için` toplanan paraların temsil yetkisinde çıkan ihtilaf üzerine bu gazeteden ayrılan Mustafa Karahasanoğlu tarafından Aksaray`da küçük bir nalbur dükkânında yayına başlayan haftalık Cuma dergisiyle atıldı. Karahasanoğlu`nun tüm sermayesi ancak bir derginin yayınını sürdürmeye yettiğinden, bunu bir gazeteye dönüştürmek için dergi devam ederken bir yandan da `Allah rızası` çalışmalarına başladı. Karahasanoğlu Cuma dergisinden `Eğer Cuma dergisini desteklerseniz Müslümanlar Milli Gazete`den sonra ikinci günlük gazeteye kavuşabilirler` çağrısını sıkça tekrarlıyordu. (Dindarlar arasında Zaman gazetesi çok ılımlı bulunduğundan yok kabul edilir, görmezden gelinirdi.) Karahasanoğlu`nun bu yardım çağrıları nihayet sonuç vermeye başladı. Çağrıya kulak veren `Müslümanların` desteğiyle Vakit gazetesi yayın hayatına başladı. Ortaya kalitesiz, üçüncü sınıf, gazeteden daha çok günlük dergi havasında bir şey çıkmıştı `ama olsun, Müslümanların ikinci günlük gazeteleri de olmuştu ya!` Bu bile destek verneler için önemliydi. Fakat Vakit`te de gelenek bozulmadı. Dindar kesimin haber, yorum,analiz ihtiyacını gidermeyen, sadece `Allah rızası için almaları gereken` bir gazeteleri daha olmuştu. Okur burada da kaliteyi, içeriği sorgulamadan gazeteyi satın alıyor, görevini yerine getiriyordu. Fakat burada diğer yapılardan farklı bir durum vardı. Vakit`te bir patron vardı. Diğer kuruluşlarda cemaat,vakıf yapısı varken, burada şahıs mülkiyeti devreye giriyordu. Verilen her destek o patronu zengin ediyordu. Fakat bu zenginlikten nedense gazete bir türlü gerekli payını alamıyordu. `Allah rızası için` kampanyalarının sonunda Mustafa Karahasanoğlu ciddi bir malvarlığına kavuşmuştu. Önce gazeteye bina satın alındı, sonra matbaalar, sonra Türkiye`nin pek çok yerinde gayrimenkuller. Derken ciddi anlamda bir servet sahibi olmuştu Mustafa Karahasanoğlu. Herşey değişiyordu ama sadece bir şey değişmiyordu: o da gazetenin kalitesiydi. Ne sayfa sayısında, ne haber kalitesinde, ne de yazar kadrosunda hiçbir gelişme yoktu. Yaklaşık 15 yaşında olan Vakit gazetesi 60 bin tiraj bandında üçüncü sınıf bir yayın organı olarak hayatını sürdürüyor. Üstelik, ne yazık ki dindarların bir kısmının bile nefretini kazanmış bir halde.

 TGRT - Türkiye gazetesi ve `Gör bak neler olacak`

 Hatırlıyorsunuz değil mi? `Huzur TV`yi kuracağız, Müslümanların ilk TV kanalı olacak ` çağrılarını? Enver Ören liderliğindeki cemaatin Türkiye gazetesi ile yaptığı heyecanlı kampanyayı... Ne ilginçti ki o günlerde sanki bu TV kanalı kurulursa `Türkiye`de büyük bir değişim olacak, artık Müslümanlar ezilmeyecek, her sorunları hemen hallolacak` havası vardı. Peki taban bu fikre nasıl kapılmıştı? RP Rize eski milletvekili Şevki Yılmaz`ın konferanslarında çok sık tekrarladığı bir cümle vardı: `Beni bu TV`lerde bir saat konuşturun, ondan sonra isterseniz kellemi uçurun.` Bu cümleyi duyan Mü`min Müslüman kardeşlerimiz `Enver abimizin` heyecanlı çağrılarına kayıtsız kalabilirler miydi? Şevki Yılmaz`ın kellesini vermeden bir saat konuşabileceği bir TV kanalı kuramazlar mıydı? Nitekim öyle de oldu. `İlk TV kanalımız olacak` diye insanlar `Allah rızası için` altınlarını, paralarını, gayrimenkullerini `Enver abimiz`e aktarmaya başladı. TGRT `Müslümanların ilk kanalı` olarak yayına başladı. `Allah rızası için` oluk oluk para akmaya devam ediyordu ama TGRT bir türlü ne itibar, ne de izlenirlik elde edemiyordu. Para vardı ama vizyon yoktu, fikir yoktu. Harcanan paranın hesabını soracak bir patron yoktu. Sonunda başarısızlık kaçınılmazdı. `Gör bak neler olacak sloganıyla` büyük bir değişim vaat eden kanalda her gün verilen vaazların yerini Seda Sayan`lar Sibel Can`lar almaya başladı. Bu, kanala akan paranın da kesilmesine yol açtı. `Müslümanların ilk kanalı` ellerinden uçmuş, seviyesiz, amaçsız bir kanal olmuştu`. Bu değişim TGRT`nin tamamen sonunu getirdi. Cemaat ticari olarak küçüldü, TGRT`yi de Yahudi bir işadamına sattılar. Ne hazindir ki dindarların paralarıyla kurulan kanal şimdi Amerikalı bir patron tarafından işletiliyor.

 Türkiyenin Birikimi Yeni Şafak:

 Yeni Şafak belki de muhafazakar medya markaları içerisinde en elle tutulur, en sağlam projeydi. Kısa süren ilk çıkış serüveninin ardından el değiştirdi ve gerçekten kendi öz sermayeleriyle bu sektöre giren bir patronaja geçti. Ahmet ve Mahmut Kış kardeşlere. Kimseden hiçbir yardım almadan kendi paralarıyla dindar kesime iyi bir gazete çıkarmak için ciddi anlamda çabalayan kardeşler ne yazık ki istedikleri başarıyı sağlayamadılar. Çünkü bu sefer istismar sırası `İslamcı yazar, çizer` takımına gelmişti. Patronajın sektöre yabancılığı, iyi niyeti ve zenginliği Yeni Şafak`ı Milli Gazete ve Vakit`ten uzak duran entelektüeller, yazar çizerler için hem itibar, hem meslek tatmini, hem de iyi para için adres haline getirdi. Ünlü yazarlar Yeni Şafak`ta toplanmaya başladı. Patronların çok zengin oldukları dilden dile dolaşıyordu (Daha zengin işadamı tanımıyorlardı tabii.) Anlaşmak için masaya oturan her yazar ciddi maddi taleplerde bulunuyordu. Mantık `nasıl olsa uzun ömürlü olmayacak bir organizasyondan iyi para kazanmak`tı.Bu duruma en ilginç örneklerden biri İsmet Özel`in gazetede yazarlığa başlama hikayesidir. Ahmet Kış İsmet Özel`e Yeni Şafak`ta yazar mısın teklifini götürdüğünde aldığı cevap karşısında hayrete düşmüştü. Özel`in cevabı şöyleydi ` Evet, yazarım. Ama yeni bir ev yaptırıyorum. Aylık fayans taksitlerim var. Eğer her ay bunu ödemeyi kabul ederseniz, yazarım`

 İyi niyetle bu işe başlayan Kış kardeşler, yazar çizerle ve yöneticilerin aşırı taleplerine rağmen yola devam ettiler. Bu mantaliteyle gelen yazar ve yöneticiler hiç bir gazetecilik başarısı gösteremedi. Yaptıkları gazete, yazdıkları yazılar toplumda hiç bir itibar görmedi, işler tiraja dönüşmedi. Kış kardeşlerin parası bitene kadar bu yağma devam etti. Kış kardeşlerin parası bitince gazete Albayrak Grubu`na geçti. Bu grupla beraber Yeni Şafak siyasi bir hareketin gazetesi olma projesinde yerini aldı ve 70-80 bin tiraj bandında kalabilen bir gazete olarak hayatını sürdürüyor.

 `Kanal 7 Müslümanları yedi`

 Kanal 7, 28 Şubat sürecindeki kısmi ve konjoktürel başarısınıkabul etsek de sonu hazin bir medya projesi oldu. Necmettin Erbakan ve Kombassan Holding öncülüğünde kurulan bu kanalın da tüm sermayesi yurtiçi ve yurtdışında toplanan bağışlardı. Yapılan salon toplantılarında Sibel Can ile Seda Sayan`a kaptırdıkları TGRT`nin kızgınlığıyla, camianın önde gelen isimleri `daha İslamcı,` `daha kaliteli` bir kanal projesinin startını verdiler. Fakat projenin içinde yer alan her grubun, her kişinin farklı hesapları vardı. Asıl amaç iyi bir TV kanalı kurmak olmadı hiçbir zaman. Herkes kendi amacına odaklandı.

 

Mesela ilk kuruluş döneminde Kanal`ın % 50 ortağı olan Kombassan Holding`in amacı TV kanalı kurmak değil, dindar kesime `size bir TV kanalı kuruyorum` diyerek Almanya`da rahat para toplayabilmekti. Nitekim bu imkana kavuşunca, hisselerini `Allah rızası için` başkalarına devretti. Kanal 7`de de diğer İslami medya kuruluşlarındaki çark dönmeye başladı. `Allah rızası için para` geliyordu ama vizyonsuz yöneticiler esaslı bir kanal yaratamıyorlardı. Dindar bir kanal yapmışlardı ama ne hikmetse dindar halk bu kanalı izlemiyordu. Aslında yaptıkları işin kusuru dindarlık değildi, sorun vizyonsuzluktu.Hesap soran bir mercii de olmayınca, kaçınılmaz sona doğru ilerlendi. Değişim başladı. Evet `Müslümanların bir kanalı daha` dönen çarka kurban gitti. İsmet Özel-İsmail Kara sohbetleriyle başlayan kanal, son durak olarak kendisine taverna tarzını seçti.

 Fakat `dindar` oldukları dönemde bunları izlemeyen halk, tavernacı oldukları dönemde de izlemiyordu.

Üstelik yüz binlerce insanın verdiği paralar buharlaşmış, kanal şimdiki yöneticilerin sahipliğine geçmişti

 Kanal 7`deki başarısızlık bu kesimdeki medya aşkını da tüketti. `Galiba biz bu işten anlamıyoruz` diyenlerin sayısı çoğaldı.

 Evine TV almayan dindarlar Kanal 7 için TV almaya başlamıştı ama yaşanan sürecin sonunda kendi aralarında şöyle bir slogan bulacak duruma geldi: Kanal 7 Müslümanları yedi. Ümitsizliklerini ne kadar iyi dile getiriyor, değil mi?

 

 
  Bugün 48 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=