ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  BÜYÜK İMAM RASÛLULLAHTIR
 

 İMAM-I Â’ZAM (EN BÜYÜK İMAM) RASÛLULLAHTIR

 Allame Murtaza ez-Zebidî İhyau Ulumi’d-din’e yazdığı şerhinde şöyle der: “Taklid’etmemiz gereken kişi bize söylediği ve emrettiği şeylerle şeriatın sahibi Hz. Muhammed’dir. Eğer yaptıkları Rasûlullah’tan duydukları ve gördüklerine dayanıyorsa sahabeye de uyulabilir. İşte bu uymakla emrolunduğumuz tek şeydir. Bunun için İbn-i Abbas şöyle der “Rasûlullah’tan başka herkesin görüşü alınır veya terkedilir.” el-İrakîder ki: Bunu Taberanî, Mu’cemu’l-Kebîr adlı eserinde rivayet etmiştir. İsnadı basendir.”

    Bir mezhebi taklid etmek büyük bir bela ve müzmin bir hastalık oldu. Bu bela tüm âlemi kuşattı. Kitaplarına ve şeyhlerinin görüşlerine, Kitap ve Sahih sünneti tercih eden kişiler çok azdır. Fakat Allah’a hamdolsun ki şu an saf tevhid inancına sahip bir cemaati karşımızda görebiliyorum, insanları tevhide çağırıyorlar, Allah yolunda hakkıyla cihad ediyorlar, taklidci, hurafeci sapıklarla savaşıyorlar.

    Bu gayeyi gerçekleştirmek için tevhidi yaymak üzere yardımlaşacak cemiyetler kuruldu. Bu cemiyetler Hicaz, Mısır, Sudan, Senegal gibi birçok ülkede bulunmaktadır. Allahım onların başarılarını artır. Onlar senin dinine yardım ettikleri müddetçe sen de onlara yardım et.(Amin)   

Seyyid Sıddık Hasan, Fethu’l-Beyan fi Mekasıdı’l-Kur’ân adlı tefsirinde (4/117); “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, ruhbanlarını ve Meryem oğlu isa’yı rableri olarak kabul ettiler…” âyeti hakkında şu açıklamada bulunur: “Bu âyet, düşüncesi ve dinleme duyusu olan kimseleri Allah’ın dininde birisini taklid etmekten, Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetine öncekilerin görüşlerini tercih etmekten meneder.

    Nasların getirdiklerine, Allah’ın hüccet ve delillerine kitap ve peygamberlerin söylediklerine muhalefet etmek bu ümmetin âlimlerinden birinin sözüne uymak için mezhebi taklid etmek, yahudi ve hırıstiyanların haham ve ruhbanları Allah’dan gayrı rab edinmeleri gibidir. Muhakkak ki onlar o kimselere ibadet etmiyorlardı. Fakat onlara itaat ediyorlar, onların haram dediğini haram, helal dediğini helal kabul ediyorlardı. Bu ümmetin taklidilerinin yaptığı da budur. Bunların durumu yumurtanın yumurtaya, hurmanın hurmaya suyun suya benzemesinden daha fazla yahudi ve hıristiyanların durumuna benzer.

    Ey Allah’ın kulları! Ey Hz. Peygamber’e tabi olanlar! Size ne oluyor ki, kitap ve sünneti bırakıpta Allah’a kulluk hakkında sizin gibi hata yapabilecek insanlara Hakk’ın temel esaslarına uymayan ve destek vermeyen uzak görüşleri dine yardımcı kıldınız.

    Kur’ân ve Sünnetin nasları en belagatli bir nidayla, en yüksek bir sesle kendisine muhalefet eden, ayrılık ortaya atana haykırarak suçlarını yüzlerine vuruyor; “Hakkı işitmeyen kulakları O’na örtülü kalpler! Kıt anlayışlar! Zayıf akıllar! Yorgun zihinler! Bozuk düşünceler! Bırakın, sizden önceki ölülerin yazdığı, onlarla; sizin ve onların yaratıcısı olan Allah’ın kitabını değiş ettikleri kitapları, bırakın! O Allah ki (c.c.) sizin de onların da kulluk yaptığı; sizin de, onların da ma’budu olan Allah’tır.

    Ve imam diye çağırdıklarınızın sözlerini ve getirdikleri görüşlerini; sizin ve onların imamı, sizin ve onların önderi olanın sözleriyle değiştirin. Ben de sizi ve kendimi Allah’ın(c.c.) hak yoluna irşad edeyim.

    O ilk imam olan Muhammed İbni Abdillah (s.a.v.)’dir. Bırakın başkasını Muhammed  (s.a.v.)’in sözü varken; dininde kendini tehlikeye atan, nicedir imânı.

    Sapığa hidâyeti gösteren, şaşkını irşâd eden, yolu belirten Allah’ım… Bizi Hakk’a hidâyet buyur ve bizi doğru yola ilet. Hidâyet yolunu lütfet.” Âmin.

    Delâleti kati olan muhkem âyetler de Allah’ın bu dinin sahibi olduğunu ve Rasûlullah’ın ise bu dinin tebliğcisi olduğunu vurgular:

 “Ey Muhammed!    Sana düşen sadece tebliğdir.” (Şûra 48)

 ”Peygamberin  görevi sadece tebliğdir..” (Maide 99)

 ”Yüzçevirirlerse, sana yalnız tebliğ etmek düşer.” (Alı Imran 20: Ra’d  40)

Kitap ve sünnette sabit olan dinin rükünleri (unsurları) üçtür.

    a- Akâid (inanç esasları)
    b- ibâdet esasları
    c- Haram ve helaller.

    Nas’da olmayan bir hüküm (umûmun maslahatını gözetmek üzere) içtihadla sabit olur. İçtihadın gayesi fayda sağlamak, zararı ortadan kaldırmaktır. Düşün ve gafillerden olma. Bu konuda kitap, sünnet nassları ve selefi salihinin amel ve görüşleri çoktur.

    İşte bu; sünnetin beyânında sabit olan ve doğru yolu bulmaya, Kur’ân’ı anlamaya yönelik olan, müslümanların dâvası; delillerden ve naslardan zikrettiklerimize yaptığımız takviye; İslâm ulemâsının sözlerinden bir örnektir.

    Kur’ân ve sünnette olan, zikir ve ibâdetlerle iktifa; onlardan başka her şeye haddi aşmadan, taassub göstermeden, külfet altına girmeden yetinme; bundan sonra da farz-ı kifâyeleri yerine getirmek üzere diğerini bırakma; islâm’ı müdafaa etmek ve onu desteklemektir.

    İslâm ehlinden eziyeti, insanların birbirine kul olmasını ve zulmü defedip uzaklaştırmak; doğru sistem ve ilimler üzerine bina edilmiş, meşru yollarla ulaşılmış serveti, Allah yolunda sarfetmek suretiyle bu ümmete kuvvet ve destek vermek; insanların ortaya attığı, reddolunmuş zikirlerden çok daha hayırlı ve bir iştir. 

ALLAH BİZE SIRAT-I MÜSTAKİM’E GİRMEMİZİ EMREDİYOR

Allah bize bu dünyada rasûllerine gönderdiği kutsal kitaplarda vahyettiği, cennete ulaştıracağını haber verdiği sırat-ı müstakim’e girmemizi emrediyor. Kulun, Allah’ın bu dünyada kullarına gösterdiği bu yolda bulunduğu nisbette ayakları, cehennemin üstüne kurulan köprüde sabitlesin. Binaenaleyh Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

 “Bu, dosdoğru olan yoluma uyun. Sizi Allah yolundan ayrı düşürecek yollara uymayın. Allah size bunları sakınasınız diye buyurmaktadır.” (Enam 153)

     Sırat-ı müstakimin talibi, insanların ıslahını isteyince, insanların çoğu ondan kaçarlar. O yola giren de yalnız kalmaktan, korkar. Hâlbuki Allah bu yoldaki dostlara işaret etti. O dostlar hidayete ve doğru yola girmeye talip olan kişinin, zamanın hem cins insanlarından ürpertisinin ve yalnızlığının giderilmesi, bu yoldaki dostların Allah’ın kendisine dost olarak gönderdiği kimseler olduğunu bilmesi için Allah kendilerine, nebiler, sıddıklar, şehidler ve salih insanları gösterdi, bunlar ne güzel dost ve arkadaşlardır.

Bu yoldan sapanların muhalefetine üzülme. Çünkü onlar sayı bakımından ne kadar çok olsalar da değersiz kimselerdir. Nitekim Seleften bazıları şöyle der: “Hak yoluna gir, bu yola girenlerin azlığından korkuya kapılma. Batıl yoldan sakın. İhtirasla batıl yola yönelenlerin çokluğuna aldanma.” (Medaricü’s-Salikîn)

    Yalnız kaldığın zamanlarda, öncekilere bak, onlara katılmaya çalış, onun dışındakilerden bakışlarını çevir. Onlar sana Allah’tan bir fayda sağlayamazlar. Devam ettiğin doğru yoldan seni çevirmek için sana bağırırlarsa, onlara dönüp bakma. Ne zaman dönüp bakarsan, seni alırlar, seni meşgul ederler. Bu yüzden kunut duasında;  “Allah’ım beni hidayete erdirdiğin kimseler gibi hidayete erdir” cümlesi yer almıştır. Yani “Allah’ım beni dostlarının zümresine sok, beni onlara dost ve arkadaş kıl” demektir.

    Kulun, gazaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin mezhebinden korunması gerekir. Gazaba uğrayanlar, hakkı bildikleri halde, yüz çevirip ilmi ve niyeti bozan kimselerdir. Sapıklar ise ilimleri bozulup, haktan cahil kalan ve hakkı bilemeyen kimselerdir. Hak ise başka insanların görüşleri, fikirleri ve terimleri olmaksızın Rasûlullah’ın ve ashabının üzerinde olduğu şeydir.

    Hangi ilim, amel, hal, makam ve gerçek nübüvvet kaynağından çıkmış Muhammedî mühür varsa, işte bu Sırat-ı Müstakîm’dir. Böyle olmayan yol ise ehl-i gazap, ehl-i dalal ve ehl-i cahimin yoludur.

    Şüphe yok ki, Rasûlullah’ın ashabı dini ve Rasûlullah’ın getirdiklerini diğer insanlardan daha iyi biliyorlardı. Rasûlullah’ın ashabının hakdan habersiz olupta onu Rafızî ve bid’at ehli kişilerin bilmesi muhaldir. Bu iki tarafın izlerine baktığımızda Ehl-i Hakk’ın yolunun apaçık olduğunu buluruz. Rasûlullah’ın ashabı küfür beldelerini fethederek oraları islâm beldelerine çevirdiler. Kalpleri Kur’ân, ilim ve hidayetle fethettiler. İzleri, onların sırat-ı müstakim’de olduğuna delalet ediyor. Rafizî, bid’atçi ve belirli mezheplere müntesip olanların ise her yerde ve her zaman bunun aksini yaptıklarını gördük.

    Hicri 1360 yılında Ramazan ayının onüçuncü günü Taif’te Abdullah b. Abbas mescidinde Allah’ın kitabını okuyordum. O sırada okuduğum âyette Firavun’un (Allah’ın laneti üzerine olsun) insanları hiziplere böldüğünü, fırka ve mezheplere (gruplara) ayırdığını anladım. Buradan anlaşıldı ki, bir mezhebe müntesip olmak, gruplara ayrılmak, Avrupa devletlerinin siyasetinde yaygınca ve açıkça görüldüğü gibi Firavun’un adeti ve adi siyasettir. Allah Teâlâ, Kasas Sûresi’nde şöyle buyuruyor: Firavun memleketin başına geçti ve halkını fırkalara ayırdı. İçlerinden bir topluluğu güçsüz bırakarak onların çocuklarını boğazlıyor, kadınlarını sağ birakıyordu; çünkü o bozguncunun biriydi.” (Rum Sûresi 31,32)‘de:”

Dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.”

Şüphe yok ki, peygamberlerin arasında herhangi bir ayırım yapmadan hepsine iman etmek, getirdiklerine teslim olmak, nerede olursa olsun hakka uymak, onlara ikram ve saygı göstermek mühtedilerin (kurtuluşa erenlerin) sıfatıdır. Durum böyle olunca peygamberlerin varisleri olan, sahabe, tabiin, dört imam gibi olan müçtehid ve hadis ehline de aynı saygıyı göstermek gerekir. Birinin görüşünü alıp kabul ederek diğerlerininkini terketmek veya bazı mezheplerin mukallidlerinin yaptığı gibi bazısını sevip bazısına bugz ve düşmanlık etmek mühtedî ve muttakilerin sıfatlarından değildir.

    Bu yüzden, mezhebinde olmayan kişinin arkasından namaza uymayacak derecede mezhep taraftarları arasında düşmanlık doğmuştur.  Taassup, onları cehalete sürüklemiş, kalplerini ve gözlerini köreltmiştir.

    Mezhebi asıl kabul edip Kur’ân’ı mezhebine göre yorumlayıp tevile ve tahrife kalkışan kişi ehl-i sapıktır. Bunda düşük kimselerin işi ve sapıkların şaşması gibi. İşin doğrusu Kur’ân’ın asıl olması, dindeki mezhep ve görüşlerin ona göre yorumlanmasıdır. Kur’ân’a uygun olan makbul (kabul görmüş), uygun olmayan ise merduddur (reddedilmiştir.) 

GAZABA UĞRAYANLAR, HAKKI SADECE KENDİ MEZHEBİNDEN KABUL EDERLER 

Gazaba uğrayanların özelliği, dinde, mezhepte veya tasavvufi meşrebte belli bir taifeye müntesip olanların birçoğunda olduğu gibi itikadlarında gerekli olmayana uymamakla birlikte müntesip olduğu kendi cemaatinden başkasının gerçeklerini kesinlikle kabul etmez. Onlar, İslâm dininin Rasûlullah’ın dışında hak, görüş ve rivayet olarak kimden gelirse gelsin hiçbir şahıs ayırtetmeksizin o kimsenin getirdiği görüşe uymanın gerekli olduğunu bildirmesine rağmen, sadece kendi cemaatlerinin görüş ve rivayetlerini kabul ederler.

    Bir mezhebe tabi olan kimsenin kalbinde bir şahıs büyükleşir. Babalarını veya beldesinin halkını taklîd ederek düşünmeden o şahsa uyar. Bu sapıklığın ta kendisidir. Çünkü söyleyene değil söylenen söze bakmak gerekir. Hz. Ali (r.a.)’ın dediği gibi: “Hak insanlarla bilinmez. Hakk’ı bil, hak ehlini tanırsın.”

Rasûlullah, ashabın ve selefin yaptığı ve emrettiği her hayır hayırdır, dînî konularda sonraki kişilerin uydurdukları her sapıklık ve şer de sapıklık ve şerdir. Şüphe yok ki mezhep dinde bid’attir. Emir ve sultanlar mezhebi, siyasetlerine uygun olması veya arzularına tabi olması, mevki ve makamlarını korumak veya şeyhlerin körükörüne taklid edilmesi için ortaya atmışlardır. Bu durum tarih bilgisine vakıf olan herkes tarafından bilinmektedir.

Şah Veliyyullah ed-Dehlevî “Tefnimâtü’l-İlâhiyye”de(1/206) şöyle der:

“Halkı -özellikle günümüzde- her bölgede öncekilerin mezheblerinden bir mezhebe bağlı olduklarını görürsün. İnsanın bir meselede bile olsa taklid ettiği mezhebten ayrılmasını, dinden çıkmış gibi görürler. Sanki o mezhebin sahibi, gönderilmiş peygamberdir. Ona itaati farz olarak kabul ederler. Hicri 4. yüzyıldan önceki imamlar ve asırların en hayırlısı olan insanların hiçbiri, bir mezhebe bağlı değillerdi.”

     Ebu Talib el-Mekkî. Kûtu’l-Kulub adlı kitabında şöyle der:

“Fıkıh ve fetva kitapları yazmak, bir mezhebe göre bir görüş beyan etmek veya fetva vermek, sonradan ortaya çıkmış şeylerdir. Önceki insanlar her konuda bir mezhebin görüşüne uymuyorlardı. Fakat halk ise ister Medineli isterse Kûfeli olsun âlimleri nerede bulursa onlardan memleketlerindeki ya da hocalardan abdestin keyfiyetini, guslü, namazı, zekâtı, haccı, alış-verişe taalluk eden meseleleri ve benzeri konuları öğreniyorlardı, verdikleri fetva ile de amel ediyorlardı. O âlimlerden hadis ehli olanlar hadislerin ve rivayetlerin (â’sar) açıkladığı konuda ancak şeriat sahibi peygamberi (a.s.) taklid ederler. O kişiler, hadis ve rivayetlerin bulunmadığı konuda ise kendisine delil ulaşana kadar âlimlerin görüş ve sözlerine uyarlardı.    


                                                          DEVAMI>>>

 
  Bugün 43 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=