ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  Akıl
 
Akıl
 
 
 

04/06/2008
 

AKIL

“Sözlükte, masdar olarak; menetmek, engellemek, alıkoymak, bağlamak gibi anlamlara gelen akıl (el-akl) kelimesi; felsefe ve mantık terimi olarak “varlığın hakikatini idrak eden, maddi olmayan, fakat maddeye tesir eden basit bir cevher; maddeden şekilleri soyutlayarak kavram haline getiren ve kavramlar arasında ilişki kurarak önermelerde bulunan, kıyas yapan güç demektir. İsim olarak da ; idrak, muhakeme yeteneği, kavrayış, zeka anlamlarına gelmektedir.”

“Akıl, bilgi edinmeye yarayan güç, bu güç ile elde edilen bilgidir. Bu bir anlamda düşünme, kavrama, anlama ve bilgiye ulaşma yeteneğidir.”

Akıl, “insanın kendi davranışını bilmesine, yargılamasına ve tayin etmesine yarayan; iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, gerçeği yalandan ayırma kabiliyeti ve dirayetidir.”

Akıl kavramı “saymayı bilme ve bilme yetisi anlamına gelen Yunanca logos sözcüğünden türemiştir.”

Felsefi tanımıyla akıl, “Bazı yargıların başka yargılar ile mantık bakımından bağımlı olduklarını kavramak, olayları güden kanunları bulmak ve bu kanunlara dayanarak tutarlı tasarılar yapmak yeteneğidir; pratik açıdan ise kullanılan araçları tam ve şuurlu bir şekilde takip edilen amaca uydurmaktır. Akıl basit çağrışımlarla, içgüdülerle değil, muhakeme yolu ile yargılama ve hareket etme yeteneğidir. Daha özel olarak, iyi düşünmek ve hüküm vermek yeteneği diye de tarif edilebilir. Fakat, düşünmek, fikir yürütmek için zihin açık ve inkar edilemez saydığı bazı ilkelere dayanır; iyi düşünmek dolayısıyla iyi yargılamak bu ilkeleri doğru olarak uygulamaktır. Şu halde akıl, özdeşlik (ayniyet) ilkesi (A, A’dır); nedenlilik(illiyet) ilkesi (her olayın bir nedeni vardır; her değişiklik kendinden önceki bir değişiklikten önce gelir) gibi, açık ve kesin sayılan yargıların doğrulanması ve kullanılmasıdır.”

Kimi filozoflara göre de akıl: “vahiy, inanç, sezgi, duygu, duyum, algı ve deneyden farklı olarak, salt insana özgü olan bilme yetisi, doğru düşünme ve hüküm verme yeteneği, kavram oluşturma gücüdür. Akıl, içgüdüye karşıt olup, insanın kendisi sayesinde çıkarımlar yaptığı ya da doğru öncüllerden geçerli sonuçlar çıkardığı yetiden başka bir şey değildir.”

“Bazı filozoflar ise “akıl” kelimesiyle, özellikle en genel metafizik fikirleri tasarlama yeteneğini belirtirler: Tanrı fikri, ruh fikri, maddi evren veya dünya fikri. Akıl kelimesi, vahiy yoluyla edinilen ve bir inanç konusu olan bilgiye zıt düşen tabii bilgiyi belirtmek için de kullanılmaktadır.”

Filozoflar daha çok aklın ne olduğu ve yapısı üzerinde tartışmışlar; aklın varlığından çok, onun yapısını ve mahiyetini açıklığa kavuşturmak için uğraşmışlardır. Bu konuda yüzyıllar süren ve halen de sürmekte olan tartışmalara karşın ortak bir sonuca varılamamıştır. Tartışmalar ya birbirlerinin tekrarı veya açılımından öte gidememiştir. Bu tartışmalarda yer alan Müslüman filozofların başında Kindi, Farabi, İbn Sina, Gazali ve İbn Rüşd gibi isimler gelmektedir.

Aklın ontolojik ve psikolojik fonksiyonları üzerinde geliştirilen teorilere göre ortaya birçok ekol çıkmıştır. Bu ekollerin bir çoğuna göre evreni akıl yönetmektedir. Bilginin aldatıcı ve noksan olabilmesine karşılık, akıl tutarlı ve doğru düşüncenin kaynağıdır.

Filozofların bir kısmına göre ise ilk yaratılan varlık akıldır. “Mutlak bilinç ve zeka olan bu ilk akıl her ne kadar bir ise de zatı itibariyle çokluk karakterine sahiptir. Bu nedenle ilk akıldan ikinci akıl, nefs(ruh) ve felek(tabiat) çıkar. Mutlak birden çıkan akıl kozmik varlığı oluşturmuştur. Bu bakımdan akla Allah’ın temsilcisi ve elçisi olarak bakılmaktadır.”

Aristo aklı pasif ve aktif olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Aristo’ya göre “pasif akıl henüz üzerine hiçbir şey yazılmamış levha gibidir. Bu akıl bir güçtür; varlığın bütün mahiyyet ve suretlerini maddeden ayırma gücüne sahiptir: onda şekiller henüz maddeden soyutlanmış değildir. Soyutlama başladığı an kuvveden fiil haline geçer. Ona bu aktiviteyi veren aktif akıldır.”

“Aristo’nun ünlü yorumcusu olan İskender Afrodisi ise aklı heyulani akıl, meleke halindeki akıl ve faal akıl olmak üzere üçe ayırmaktadır. Ona göre heyulani akıl potansiyel bir güçtür ve maddenin çeşitli formları kabul etmesi gibi dış dünyadan gelen izlenimleri algılayarak kavramlaştırır. Aktivite başladığı anda kavramla birleşip özdeşleşir. Salt bir form olmakla birlikte bu akıl bedene bağımlı ve ölümlüdür. ‘Meleke halindeki akıl’ ise heyulanı aklın fiil alanına çıkmış halidır. Faal akıl ise heyulani akıl ile meleke halindeki aklın ilişkisinde heyulani aklı aydınlatarak onun fiil alanına geçmesini ve böylece bilginin meydana gelmesini sağlayan faal akıldır. Ve faal akıl ‘nefs’ten bir parça olmayıp, ilahi bir cevher olduğu için ölümsüzdür.

Kindi ise aklı dört kategoriye ayırmaktadır: Faal akıl, güç halindeki akıl, fiil halindeki akıl ve ‘beyani’ (zahir ) akıl. Faal akıl, insanda doğuştan var olan akla etki ederek onu aktif hale getirmektedir. Güç halindeki akıl, insanın nefsinde pasif bir melekeden ibarettir. Aktif aklın etkisiyle bilgiyi üretir. Fiil halindeki akıl ise aktif aklın güç halindeki akla etki etmesiyle varlığa ait formun veya kavramların bilgi haline gelmesini sağlamaktadır. Beyani akıl ise fiil halindeki aklın aktif halidir. Akılda bilginin oluşması halidir. Oluşan bu düşünce yapısı ne olursa olsun o aktif sayılır.

İslam filozofları da dahil felsefi ekollerin çoğunluğu aklı temelde ikiye ayırmaktadırlar. İlk akıl, faal akıl veya ilahi akıl ile insana ait olan ve kendi içinde üçe dörde ayrılan akıl. Farabi’ye göre beşeri aklın (akılların) arasındaki ilişkide önceki akıl kendisinden sonra gelen aklın maddesi, sonra gelen akıl ise öncekinin formu durumundadır. Farabi, insan aklı ile faal akıl arasındaki ilişkiyi güneşle göz arasındaki ilişkiye benzetmektedir. Buna göre güneş, ışığını gönderip çevreyi aydınlatmayınca göz varlığa ait renk ve şekilleri algılayamadığı gibi, faal akıl da feyzini görmedikçe insanda hiçbir bilgi meydana gelmez.

İbn Sina aklı faal (ilahi) akıl ve beşeri akıl olmak üzere temelde ikiye ayırdıktan sonra, beşeri aklı da faal akla bağlı olarak dört ayrı gruba ayırmaktadır. Bunları heyulani akıl, meleke halindeki akıl, fiil halindeki akıl ve müstefad akıl şeklinde tanımlamaktadır. Heyulani akıl, nefsin bilgi edinmede doğuştan sahip olduğu yetenektir. Bu gücün gelişmesi ve olgunlaşması meleke halindeki akla dönüşmektedir. Faal akıl, özne ile nesnenin ilişkisi sonucunda bilgilerin zihinde belirgin hale gelmesidir. Müstefad akıl ise “varlığa ait formların maddeden soyutlanarak bilgi şeklinde tam teşekkül etmiş halidir.” İbn Sina’ya göre ‘faal aklın’ yardımı olmaksızın beşeri akıl kendiliğinden hiçbir bilgi üretemez.

Konu ile ilgili dört eseri bulunan İbn Rüşd, aklın mahiyet ve fonksiyonlarındaki farklılığı nefsin farklı görünümleri olarak görmektedir. Ayrıca ona göre faal akıl insanın dışında bulunan bir şey olmayıp insan nefsinin kemale ermiş, soyut bir varlık kazanmış halidir.

Kelamcılar, aklı, ne olduğu, özellikleri ve ‘nakil’ ile nasıl bir ilişkisinin bulunduğu yönleri ile tartışma konusu etmişlerdir. Özellikle Mu’tezile kelamcıları bu konuda çok yoğun tartışmalar yapmışlardır. Mu’tezili kelamcılarına göre akıl: kesin olarak bilginin kaynağıdır; hakikatin bilinmesini sağlayan kaynak, insanı diğer varlıklardan ayıran temel bir özellik, anlamaya ve zararlı şeylerden korumaya yarayan, kötü şeylerden alıkoyan ve iyi şeylere yönelten bilgidir. Veya insanın zaman içinde kazandığı ve insana istediği şeyi yapma imkanı veren zorunlu, gözlemsel ve deneysel bilgilerin tamamından oluşan bir güçtür.

Gazzali de tıpkı kelamcılar gibi aklı, zorunlu, gözlemsel ve deneysel bilginin meydana gelmesini gerçekleştiren ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan şeylerin gerçekliklerini anlamayı sağlayan bir güç olarak tanımlamaktadır. Elmalılı M.Hamdi Yazır, aklı “ruhi bir güç olarak, duyulardan hareketle, duyular ötesini idrak eden veya duyularla elde edilemeyen bilgiyi bizzat keşfeden idrak aleti olarak tanımlamaktadır.”

İslam filozoflarının, ‘ilk akıl’ veya ‘faal akıl’ dedikleri bir akla bağlı olarak var olan ve o akla bağlı olarak çalışan beşeri veya insani akıl tanımı savlarına karşın kelamcılara göre akıl, doğuştan ruhi bir varlık olarak bulunan ve doğrudan Allah’ın müdahalesine bağlı olarak çalışan bir güçtür.

Tasavvufa göre gözün görme, kulağın işitme ve duyuların sınırlı olması gibi aklın anlaması da sınırlıdır. Onun için bu alanın dışında kalan ezeli ve ilahi hakikatlere, gayb alemi ve ahiret halleriyle ilgili hususlara akılla ve bilimsel verilerle ulaşılamaz. Bunlara ulaşmanın tek yolu ve yöntemi yalnızca ‘keşf’tir. Aklın kavrayabileceği hakikatler ancak madde alemine ait olanlardır. Bu alanın dışında kalan alanlarda aklın yapabileceği bir şey yoktur. Aklın üzerinde başka bir idrak gücü vardır. Onun için de akıl her zaman ikinci plandadır.

İlahi bilgileri doğrudan alma kabiliyetine sahip olan bu idrak gücü diğer bir deyimle kutsi akıl olarak da tanımlanan keşf, aklın üzerinde bir imkana sahiptir. Onlara göre aklın gayb alemiyle ilgili verdiği bilgi, körün renkleri tanımlamasına benzemekten, sağırların sesi tanımlamaya çalışmasından başka bir şey değildir. Söz ve davranışlarda önemli olan akıl, deruni hayat alanında “çamura batmış bir merkep” gibi aciz kalmaktadır. Akıl, nazarın (düşünmenin) karşılığıdır, keşf ise ilahi bilgileri doğrudan alma kabiliyetine sahiptir. Ezeli, ebedi ve yüce hakikatler konusunda aciz, yetersiz ve değersiz olan akıl, ‘aşk’ın zıddıdır. İkisi bir arada bulunmaz. Ateşle su gibi… Biri gelince diğeri gider. Aşk akıldan, aşık da akıllıdan üstündür. Mi’rac gecesi Peygamber (sav) sidretü’l müntehaya kadar götüren Cebrail aklı, ondan öteye götüren Refref ise aşkı temsil etmektedir.

Felsefenin aklı mutlaklaştıran anlayışına karşın, Mu’tezili anlayışta nakil kabul edilmekte ancak sıralamada öncelik akla verilmektedir. Bu bakımdan aralarında benzeşme olsa da aklı öncelemekle mutlaklaştırmak aynı şey değildir. Mutezileye göre nasları anlama ve tevil etme aklın ilkelerine göre olmalıdır. İlkeleri sağlam işletilen aklın sahih nasslarla çelişmesi söz konusu olamaz. Tam aksine birbirini tamamlayan, birbirleriyle uyuşan, aralarında çelişki ve çatışma olmayan bir bütünlük ortaya çıkar.

Yöntem olarak iman ve akıl gerçeklerle asla çelişmez. “İbrahim’in imanını aklı nazarla kontrol etmesi” bu gerçeklik için iyi bir örnek olarak gösterilmektedir. Mu’tezile’de nassa iman esastır. Ancak nassın “lafzi” anlamı akla uyuyorsa nass öylece kabul edilir. Uymuyorsa o zaman nass kelime anlamı ile değil yorumlama yoluyla anlamlandırılır. Zira Kur’an’ın ifade ettiği şeylere aklın aykırı düşmesi düşünülmemektedir. Diğer bir tanımlamayla Mu’tezile, Kur’an’ın içinde kalarak ancak onu aklın ilkelerine göre yorumlamaktadır.

Bu yönteminden dolayı Mu’tezile akılcı olarak görülmektedir. Mu’tezile’nin yönteminde nasslar akli delillere göre yorumlanmaktadır. Önemli olan nassların akli delillerle çelişmeden bir bütünlük içinde yorumlanmasıdır. Bu anlayışta merkeze akıl alınmakta ve nass akla göre yorumlanmaktadır. Şimdiye değin akılla ilgili yapılan tanımlardaki yaklaşımların ortak noktası sayılabilecek şey, bu yaklaşımlarda aklın yaradılış amacının dikkate alınmamış olmasıdır. Hatta yalnız aklın değil, insanın da yaradılış amacının dikkate alınmamış olmasıdır.

Zira akıl tek başına bir varlık olmayıp, insan ile birlikte yaratılan; insana ait bir parçadır. Göz ardı edilen diğer bir gerçek de, hangi felsefi veya bilimsel yöntem kullanılırsa kullanılsın, aklın ‘ne olduğunun’ tam anlamıyla tanımını yapmanın, aklın gücünü aştığıdır. Aklın varlığı konusu tüm düşüncelerde ortak kabul görmesine rağmen, varlığının ‘nasıllığına’ dair yapılan tanımlamaların hiçbirisinin ortak kabul görmemiş olması bunun en iyi kanıtıdır.

Şu gerçek çok iyi bilinmeli ve kavranmalıdır ki: Aklın gücü ve imkanı sınırlıdır. Aklın kendisinin ne olduğunu bilebilmesi, tanımlayabilmesi onun gücünü aşmaktadır. Aklın belli bir alanı vardır. Akıl, kendi alanı dışına çıktığı anda aciz kalır. İster felsefi, ister kelami, ister mutezili, ister tasavvufi kısacası hangi yöntemle yapılmış olursa olsun; yapılan tanımlara bakıldığında, bunların “körün fili tanımlaması”ndan öteye gitmediği görülmektedir. Herkes fili tuttuğu yere göre tanımlamaktadır.

Akıl, insanlık tarihi süresince dünyanın hakim gücü olma ve ona tapınma da dahil olmak üzere çok değişik anlamlarda ve alanlarda tartışma konusu olmuştur. Ancak hiçbir dönemde Aydınlanma dönemi Avrupa’sındaki kadar tanrının ve dinin yerini alma girişiminde başarılı ve belirgin olamamıştır denilebilir. Aydınlanma dönemi, Nietzsche’nin de “yaşasın Tanrı öldü” diyerek ilan ettiği gibi Tanrı’nın göğe kaldırıldığı bir dönemdir.

Aydınlanma dönemi Avrupa’sında akıl insanın yaşamında dine karşı alternatif din olarak yer etmeyi başarmıştır. Tanrının yerini alan akıl, kilisenin tanrısına(!) karşı üstün bir başarı sağlayarak, kendi verilerini kutsal metinlerin verileri yerine geçirmiştir. Demokrasi, laiklik, hümanizm, liberalizm bu verilerin başta gelenleridir.

İbadetlerin yasaklandığı, mezarlıkların dahi laikleştirildiği, danslı yurttaşlık törenlerinin(ayinlerinin) yapıldığı, piskoposlara Hıristiyanlığın inkar ettirildiği bu yeni yaşam tarzında, rasyonalizm, inancın, siyasetin, sanatın, ekonominin, doğrunun ve yanlışın belirlenmesinin ana kaynağı olmuştur. Dünyayı ve hayatı rasyonalizmle yorumlayan, bireysel ve toplumsal yaşamı aklın ilkelerine göre düzenleyen, doğa üstü bilgi yerine doğal bilgiye yönelen akıl, böylece kendi tanrılığını ilan etmiş oldu.

Rasyonalizmin tanrıyı öldürüp, aklı tanrılaştırarak Hıristiyanlığı doğrudan devre dışı bırakmasına karşın; İslam alemi de başta tasavvuf olmak üzere mezhebi, kelami ve felsefi ekollerce aklı (Allah adına) dolaylı olarak devre dışı bırakılmıştır. Özellikle tasavvuf (mistisizm) ekolü, aklın varlığını kabul etmekle birlikte, onu, maddi alemle sınırlı; ezeli ve ilahi hakikatleri ve gerçeklik alemini kavramada yetersiz görerek; aklın üzerinde başka bir ‘idrak gücü’ olan ve ilahi bilgiyi doğrudan alma yeteneğine sahip olduğunu iddia ettiği ve ‘keşf’ olarak isimlendirdiği yöntemi benimsemiştir.

Rasyonalizmin aklı doğrudan tanrılaştırması ile tasavvufun keşfi dolaylı olarak tanrılaştırması arasında, Allah’ı devre dışı bırakma hususunda büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Birisi aklı doğrudan tanrı ilan ediyor, diğeri de aklın yerine adına keşf dediği ‘akıl üstü aklı’. Her iki anlayışta da Vahiy devre dışı edilerek birinde doğrudan diğerinde de dolaylı olarak akıl vahyin yerini almaktadır.
Aklın ne olduğuna dair Kur’an bir açıklama yapmamıştır. Tıpkı ruh v.b şeylerde olduğu gibi.

Hatta birçok ayette sözcük olarak geçmesine karşın yalın sözcük anlamıyla hiç kullanılmamıştır. Kur’an aklı ya ‘akıl sahipleri’ terkibiyle birlikte veya ‘akletmek’ şeklindeki fiil anlamında kullanmıştır. Aklın ne olduğunun, (mahiyetinin ne olduğu) sorusuna Kur’an’dan yanıt bulmak mümkün değildir. Akıl vardır ve yaratılmış olan her şey gibi varlığının bir amacı vardır. Önemli olan aklın ‘ne olduğu’nun değil amacın ne olduğunun doğru tanımlanmasıdır. ‘Varlık’ ve ‘amaç’ ayırımını dikkate almayanlar, aklı ya tamamen devre dışı bırakmak veya aklı her şeyin merkezi haline getirmek gibi bir yanlışa düşmektedirler. Bu iki anlayış da aklın varlığı, amacı, özellikleri ve fonksiyonları konusundaki gerçekliğe ters düşmektedirler. Aklı saf dışı bırakmak da, akıldan başka hiçbir şeyi kabul etmemek de aslında sonuç olarak aynı şeydir. Bu durumu Kur’an “akletmemek” olarak tanımlamaktadır.

Kur’an, akletmeyi özel bir ‘alan’da ve ‘anlam’da kullanmaktadır. Bu ‘alan’, vahiy ve vahyi ‘anlama’ ile ilgili bir alandır. Akletmek, anlamaya konu olan şey ile anlama konumundaki aklın ilişki biçimidir. Bu bakımdan akletmek; iman etmek, vahyi kabul etmek, hidayete ermek, doğruyu bulmak, gerçeği kavramak anlamlarını çağrıştırmaktadır. Akıl, vahyin muhatap aldığı şeydir; akletmek ise vahyin imana dönüşmesidir, tasdik edilmesidir.

Muhatap olan merci de tasdik eden merci de akıl olduğu için aklı belirleyici görmek yanıltıcı olur. Zira akıl bu durumuyla da araçtan başka bir şey değildir. Akıl yalnızca bir formdan ibarettir; akletmek ise o formun içeriğidir. Bu bakımdan akıl ile akletmek bir birinden farklı şeylerdir. Akıl, idrak etme imkanıdır; vahyi anlamada tek imkan, tek yol olma gibi bir öneme sahiptir. O olmaksızın vahyi anlamak mümkün değildir. Vahyi anlamada tek imkan (araç) olan aklın aynı zamanda vahyi onaylaması, kendisine ulaşan bilginin imana dönüşmesi hali akletmektir.

Aklı olmayanın vahye muhatap sayılması söz konusu değildir. Akıl olmadan akletmek mümkün olmaz, ancak her akıl akletmemektedir. O bakımdan akıl ile akletmenin birlikte olması, muhatabın hitabı anlamasının ve ona imanın gerçekleşmesinin birlikte olması ile mümkündür. Akıl yalnızca bir araçtır; amaç, akletmektir. O olmaksızın amacın gerçekleşmesi mümkün değildir. Amaca ulaşmanın tek şartı da aracın doğru kullanılmasıdır. Bu bakımdan aklın önemini gereği gibi kavramamak da, onu amaç haline dönüştürmek de aynı sonucu doğuran, yani akletmeyi engelleyen yanlışlardır.

Vahyin belirleyici olduğu alanlarda akıl, uygun olup olmamayı belirleyici bir kriter değildir. O bakımdan dinin akla uygun olması deyimi yanlıştır. Zira yanılmaz ve gerçek olan bir şey, yanılabilir ve mutlak olmayan bir şeye göre uygunluk ölçüsüne tabi tutulamaz. Ancak vahiy ile gerçeklik birbirleriyle örtüşmelidir. Gerçeklik vahyin özünde içkin olduğu için; vahiyde mutlak anlamda gerçeklik zaten vardır.

Bu bakımdan bir şey vahiyse o mutlaka gerçek ve doğrudur denilebilir. Vahyin akla uygunluğu bu anlam bütünlüğü içinde ifade edilirse o zaman kabul edilebilir. Diğer bir anlatımla, yaradılış özelliği gereği doğrulama gibi bir fonksiyona, anlama gibi bir imkana sahip olan aklın, muhatap olduğu şeyi ‘anlayabilme’ ve uygun olup olmadığını belirleme gibi bir yeteneği vardır. Anlayabilme ve doğrulayabilme gibi yeteneklere sahip bir varlık olan aklın, vahiyle olan ilişkisinde oynayacağı rolün çok büyük önemi vardır. Akıl vahye uygun olarak yaratılmıştır. Bu uygunluk dikkate alınarak vahiy akla uygun olmalıdır gibi tersinden bir okuyuş, kabul edilebilir bir okuyuş olarak görülebilir. Bu durumda önemli olan şey, aklın kullanılması ile onun belirleyici sayılmasının aynı şey olmadığının çok iyi bilinmesidir.

Varlığının nasıllığı itibariyle, kalb ve akıl arasında birbirini tamamlayıcı ve destekleyici bağlantı vardır. Öyle ki Kur’an kalbi akılla aynı anlamı çağrıştıracak şekilde kullanmaktadır. (A’raf, 179 – İsra, 36)

İnsanı evrendeki diğer varlıklardan ayıran ve onu diğer varlıklardan üstün kılan en önemli özellik akıldır. Akıl, yaradılışta var olan bir özelliktir. Yaratılışında bu özelliğe sahip olmayan insan hiçbir şeyden sorumlu değildir. Akıl, bilmenin ve bilginin meydana çıkmasının imkanıdır. Yaradılıştan bu imkandan yoksun olanlar, başta Allah olmak üzere hiçbir şey bilemezler. Bilebilme özellikleri olamadığından dolayı da sorumlu tutulamazlar.

Akıl ve ilim birbirine özdeştir. Birinin varlığı diğerinin varlığını gerektirmektedir. “Akıl düzenli bilgi oluşturan, hükümlerin ve duyu idraklerinin hangisinin eksik ve hatalı, hangisinin tam ve sıhhatli olduğunu gösteren, haberle gelen bilgilerin doğrusunu yalanından ayıran tek vasıtadır. Mutlak olanı tanımaya yarayıcı özel bir yetenektir. Kavrama ve yargılama yeteneğidir.”

İnsan açısından değerlendirildiğinde aklın ve vahyin yalnız başlarına bir önemi ve anlamı yoktur. Birisinin olmaması diğerinin de anlamını ve önemini ortadan kaldırmaktadır. Her ikisinin aynı anda varolması gerekmektedir. Tıpkı ruh ve bedenin birlikteliği gibi. Akıl tek başına doğruyu bulma imkanına sahip değildir. Öyle olsaydı vahiy ve peygamber olmazdı. Akıl yanılabilme ve başka şeylerin etkisinde kalarak yanlışa düşme gibi zaaflara sahiptir.

Korkaklık, çıkar, cimrilik, kıskançlık, merhamet, dostluk, düşmanlık, sevgi, aşk, nefret, sahip olma duygusu v.b. şeyler aklı etkileyerek onu yanlışa düşürmektedir. Bu bakımdan bunlardan korunabilmek için aklın vahye teslim olması ve onun kılavuzluğuna ihtiyacı vardır. Zira vahiy için yanılma ve etkilenme gibi bir durum söz konusu değildir. Vahye tabi oluş aklın akletmesidir. Akıl tek başına yalnızca bir araçtır. Araç amaç gibi değildir; ve araç amacın yerini alırsa o zaman yer yüzünde zulümden başka bir şey beklenmemelidir.

Hakkın ve adaletin gerçekleşebilmesi için aklın vahye iman etmesi ve ona teslim olması yani aklın ‘akletmesi’ gerekmektedir. Akletmeyenleri Kur’an : “…Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler: zira akıllarını kullanmazlar. (2/171) ; “Gerçek şu ki, Allah katında yaratıkların en bayağısı aklını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir.” (8/22); “Ve onların aralarında sana kulak verir gibi yapanlar var; ama, eğer akıllarını kullanmıyorlarsa, sen sesini hiç sağırlara işittirebilir misin?” (10/42); “…Allah aklını kullanmayanları o pislik içinde bırakır.” (10/100); “Keşke vahye kulak vermiş ve aklımızı kullanmış olsaydık da bu çılgın alevli ateşe atılmasaydık” derler. (67/10) şeklinde tanımlamaktadır.

KAYNAK : www.kuranislami.com

 
  Bugün 43 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=