ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  9 -Tasavvuf islamin özümü 2
 

4 - İNZİVA

Peygamber "Kitab nedir, iman nedir bilmezken" (42/52) çeşitli yerlere gittiği gibi mağaralara da gidiyor ve yalnız kalarak düşünüyordu. Lakin kendisine Rabbi Allah tarafından "Ne yapacağını bilmez iken bulunup doğru yol gösterildikten" (93/7) sonra ömründe (hicreti sırasında yalnızca düşmanlardan gizlenmek için saklanması hariç) hiç mağaraya yani inzivaya, yalnızlığa çekilmezken ve takvayı insanların arasında yaşayarak, hayatının vasfı haline getirmeye çalışırken tasavvuf ehli bunun tam tersini ahlak edinmişlerdir.

İnziva; bir köşeye çekilme ve çekilip hiçbir işe karışmama, dünya işlerinden vazgeçme manasındadır.
İs1am'da ise insan için en olmadık şey, olmayacak şey inzivadır. Hem şahsı açısından, hem aile efradı açısından, hem konu komşusu ve akrabaları açısından, hem de toplum açısından bir müslümanın hiçbir sebeble kendini tecrid etmesi düşünülemez.

Hele kendisine tebliğ görevi yüklenmiş biri olarak müslümanın böylesi bir dünyadan eletek çekmesi üzerindeki farzları yerine getirmekten vazgeçmesi demektir ki hiç bir surette böylesi bir işe yol bulabilmesi mümkün değildir müslüman olarak. İslam’da sevap böyle dünyadan eletek çekerek değil, insanların içinde, toplum halinde yaşayarak ve normal bir hayat sürdürerek Allah'ı razı etmekle kazanılır. İslam böylesi bir davranışa, kişinin kendini toplumdan soyutlamasına izin vermediği gibi, kendi kendine böylesi bir izni almış gibi davrananı da cezalandırır. Zira bu kişi nefsini, Allah'ın emrettiği şeylerden uzak tutmaktadır. Bu sebebledirki Peygamberin gününde inzivaya çekilen yoktur. Bu husustaki haberler de uydurmadır.

5 - RİYAZET

Riyazete gelince; nefsi kırma, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma, kanaatla yaşama, perhize girme demektir. Bu suretle nefsini terbiye etmeye çalışma tasavvufun İslam’a soktuğu İslam dışı bir davranıştır. Zira Allah Kur'an'da bir çok kere "Yiyiniz, içiniz!..." buyurmaktadır.

Olduğu halde yememek, içmemek açıkça nefse eza vermektir ki İslam’da nefse eza vermek de zulüm olarak tanımlanmıştır. Zulmün her türlüsü de haram kılınmıştır. Mesela oruç bir ay boyunca müslümanlara, daha öncekilerde olduğu gibi farz kılınmış, lakin güneş battıktan sonra da yiyip, içmek de (yani dünya nimetlerinden yararlanmak da) gerekmektedir. Oruç tutmak farz olduğu gibi iftar etmek de farz kılınmıştır. Tam gün oruç tutmak haramdır. Kişinin nefsini nasıl terbiye edeceğine de terbiyecisi edindiği Rabbi Allah karar vermekte, işi kişinin kendine bırakmamaktadır.

Halbuki riyazet; olduğu, bulunduğu halde kişinin nefsini terbiye edeceğim diye, var olan dünya nimetlerinden kendini mahrum bırakmasıdır. Bu mahrum bırakma o derecede uygulanmaktadır ki takva uğruna vücudlar halsiz ve takatsız bırakılmakta, hatta kendilerinin hanımları üzerindeki haklarına riayetten onları alıkoyduğu gibi, hanımlarının de kendileri üzerindeki haklarını onlara vermelerinden bunları alıkoymaktadır. Yani haksızlık etmeyi takva yolu kabul etmektedirler.

Kimisi takvasından ve hayası nedeni ile yıllardır hanımı ile ünsiyet etmemesiyle övünebilmektedir. Kişiyi tamamen bir rahib hayatına sevkeden (budist rahibi veya hırıstiyan keşişi olsun) bu tür davranışların bir benzerini Peygamber'in hayatında görmek mümkün olmadığı gibi Kur'an'dan da buna yol bulabilmek kabil değildir. Kişiyi ruhbanlığa götürecek bu yollar İslam ile kapatılmıştır. Zira ruhbanlık yasaklanmış ve Peygamber dahil kimseden böylesi davranışlar istenmemiş, aksine var olan dünya nimetlerinden onlara esir olmadan kabil olduğunca yararlanılması ve bunun için Allaha çokça şükredilmesi istenilmiştir.

Allah'a teslim olmamış insan elbetteki yürümesi gereken doğru yolu bulamamakta, yolun dışına çıkmaktadır. Allah buna "Fahşa-aşırılık" diyor. Ve insanları aşırılıktan sakınmaya çağırıyor. Doğruyu tesbit insanın kendine kalınca her önüne gelene doğru demesinin önüne geçilememektedir. Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımız da yani inziva ve riyazet de kişinin hevasına uyarak kurduklarını doğru kabul etmesi sonucu ortaya çıkarılmış şeylerdir. Rabbi olan Allah'a teslim olanın ise bu gibi kulluk yollarından uzak durmaları gerekir. Zira insanlara doğru yolu bildiren gerçekten Allah’tır.

6 - KULLUK

Bir diğer konuda yapacağımız mukayese de dikkatleri çekecektir. İslamda insan kullukta ilerledikçe sakındığı şeyler çoğalır, sakındığı şeyler çoğaldıkça kullukta ilerlerken, tasavvufta mertebe kat ettikçe mükellefiyetler azalmakta, hatta tümüyle kalkmaktadır. Akidevi bakımdan mübtedi bir mutasavvıf "Ben Hakk'ım" diyemezken, seyri sülukta ilerledikçe "Ben Allahım" diyebilmektedir.

Bayezidi Bistami "Kendimi tesbih ederim. Benim şanım ne yücedir." derken,
 İbni Arabi "
Yaratılan, yaratılmış olandır. Ben O ,ve O benim" diyebilmekte, buna paralel olarak da, Yunus "Bir ben vardır, bende, benden içeru..." diye sürdürmektedir.

Ve giderek namazı, niyazı küçük gören, cenneti istiskal edip istemediğini söyleyen ve isteyenlere verilmesini söyleyerek "Bana seni, gerek Seni..." diyenler de bunlardır. Ve yukarıdaki sözlerimizi doğrulayan tasavvufi tezahhürlerdir.

Akidevi açıdan işi o denli ileri götürürler ki "Hatta 'Füsüs ve Fütühatı Mekkiyye' isimli eserlerin sahibi Muhyiddini Arabi : "hırıstiyanlar tanrılığı sadece İsa ve annesine hasretmelerinde yanıldılar"(1) demektedir. Diğer yandan aynı düşünce Molla Cami'de "Bunlar abdal tabakasına girmeden önce nikahlanırlar... Fakat abdal tabakasına girdikten sonra o işi terketmişlerdir. Artık ona bir daha dönemezler. Zevceleri ile sohbetten ve çocuklarından ayrılırlar. Bir daha zevceleri ve çocukları ile sohbet edemezler ki bu onların malumu olsun. Onlar sünnete riayet etmede, nikah hususunda mübalağa ederler. Hatta öyle ki, bir yabancı kimse evlerine geldiği zaman, bir gün veya bir hafta kalsın ve o hanımı ile nikahlanarak onun hakkını versin isterlerdi. Daha sonra o adam o kadını bıraksın ve kadın da onun kim olduğunu bilmesin"[1].

Tasavvufla ilgili ne kadar önem atfedilen eser var ise bunların tümünde yukarıda anlatmaya çalıştığımız hususlarla ilgili yüzlerce örnek bulmamız mümkündür . [2]  Allah katında kabul görmeyecek nice sapık dinde de bazı doğruların bulunduğu bilinen bir husustur. Zira herşeyiyle sapık olanların tefriki kolay olması, tefriki güçleştiren unsurlara ihtiyaç duyulmamaktadır.

7 - TARİKAT ADABI – ŞEYHE  KATIKSIZ  KULLUK


Tasavvufun bir alt sınıfı olan Tarikat adabı/şartları, isimleri meşhur olmuş şeyhlerce yazdıkları kitaplarında belirlenmiştir.

Tarikat'ın ana esaslarından olan rabıta ve zikir Mehmed Zaid Kotku'nun "Tasavvufi Ahlak" isimli kitabında Abdulhakim Arvasi'den naklen şöyle anlatılıyor özetle:

"Rabıta, salikin şeyh ile hemhal olması, onun ahlakı ile ahlaklanması, yani şeyh'de yok olmasıdır. rabıta üç kısımdır:

l- Pirin suretini sadece hayalinde tasarlamak,

2- Pirin suretini kalbinde tasavvur etmek,

3- Kendini, şeyh kılığına bürümek ve onda yok olmaktır.

 

Şeyh Abdulhakim Arvasi'ye göre şeyh öldükten sonra, dirisinden daha fazla rabıtaya cevap vermektedir. Çünkü şeyhin ruhaniyeti zaman ve mekanla kayıtlı değildir.

Muhammed b. Abdullah Hani/Sühreverdi de müridlerin adabı bahsinde "zamanımızda evla olan evlilikten kaçınmaktır" demiş ayrıca mürit için şart olan işleri şöyle sıralamıştır.

a) Kalbinde, şeyhin fiillerine itiraz olmamalıdır. Aklına yatmayanı te'vil etmelidir.
b) Hatırına gelenleri şeyhine anlatmalıdır.
c) Şeyhin sözleri ile amel etmeli ve gönülden teslim olmalıdır.
d) Şeyhin elinde, yıkayıcı önüne konan ölü gibi olmalıdır.
e) Mürid, her işini şeyhe danışarak yapmalıdır. Oğul-kız evlendirmek, yolculuğa çıkmak gibi.

Bu yaşayış şekli (tasavvuf) her ne kadar içinde islami motifler taşısa da, zamanla tevhidi anlayışı farklı yorumlamaları neticesi ayrı bir din hüviyetine bürünmüştür. İleri gelenlerinin yazmış oldukları kitaplarında İslam ahlakına uymayan davranışlar
[3]

açıkça anlatılarak, İslami kavramlar te'vil yoluyla  [4]

tamamen farklı anlamlarda kullanılmaya başlandı.



[1] (2) Nefahafül Üns; Molla Cami, Osmanlıcaya çeviren: Bedir Yayınevi, Yayıncısı: Mehmed Şevket Eygi, 1. baskı, 1971, İstanbul, Sayfa: 42.

[2] Bkz. Nefahat’ül Üns

[3] - Molla Cami-Nef ahat'ül Üns, Bedir yayınları: 1971, Cilt: l, Sahife 42, 528, 529. Imamüddin Abdulvahhab El-Barisi. Yayınlayan: Mehmet Şevket Eygi.

— Menakibül Arifin (Ariflerin menkıbeleri) Ahmet Eflaki, Tercüme: Tahsin Yazıcı C. l/
324.
— Veliler Başbuğu Şah-ı Nakşibendi Yazar: Nusrullah Efendi. Eseri takdim: M. Şevket Eygi, Buhara Yayınları/İstanbul Sahife: 28, 29, 150,151.
— Dr. Mustafa Kara, Rubaiter-Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi. Gülşen-i Raz'dan naklen: "iman küfür, küfür de iman olmadıkça hiçbir Tanrı kulu gerçekten müslüman olamaz".

 

[4]  MEKTUBAT: 445. Mektup-

Mevzuu: Şeyh Şerafettin Yahya Müniri tarafından söylenen şu cümlenin tahkiki: "Sâlik kâfir olmadıkça, kardeşinin başını kesmedikçe, anası ile tezevvüc etmedikçe müslüman olamaz."

NOT: İmam-ı Rabbani bu mektubu Molla Şemseddin'e yazmıştır.

Bu cümlenin te'vili:

a) Burada küfürden murad, tarikat küfrüdür. Bu dahi, cem mertebesinden ibarettir. O cem mertebesi dahi, kapanma yeri, İslamın güzelliği ile küfrün çirkinliği arasında imtiyazın olmaması makamıdır. Hatta, İslam nasıl güzel görülüyorsa, küfür dahi aynı şekilde güzel bulunmaktadır.

b) "Kardeşinin başını kesmedikçe müslüman olamaz" tabirinden murad, kendisi ile beraber doğan şeytandır. O'nun arkadaşı bulunmakta ve kendisini daima şerre ve fesada götürmektedir.

c) "Ana ile tezevvüc etmedikçe, yani annesi ile evlenmedikçe" cümlesindeki "anası" tabirinden murad, onun ayan-ı sabitesi olsa gerektir. Zira bu, ayan-ı sabite onun hariçte vücut bulup zuhura gelmesine bir sebeptir.....

 

 
  Bugün 51 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=