ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  4-b1-En büyük sirk
 

Ünlü sûfı-şair Camî'de (898/1492) mensubu olduğu ve savunduğu Vahdet-i Vücûd inancını bir çok şiirinde tekrar tekrar açıklar. Şu şiiri bunlardan sadece birisidir;

 

Arkadaş,dost, yoldaş,               

Hepsi O,                               

Dilencinin yırtık-sökük elbisesindeki de

Krallara lâyık sırmalı kaftanlardaki de,

Hep O;

Çeşitliliğin sergilenişinde veya birliğin gizliliğinde

Vallahi hep O!

Tallahi hep O! [1]

 

Ibn Arabi'nin (638/1240) Vahdet-i Vücûd inancının sistemleştiricisi olduğunu belirtmiştim. O, seleflerinden aldığı bu inan­cı sistemli, başlıbaşına bir inanç sistemi haline getirdikten sonra haleflerine devreder. Bu itibarla konunun İbn Arabî merkezli in­celenmesinde yarar vardır.

 

İbn Arabi'nin Vahdet-i Vücûd inancı­nın doğru biçimde anlaşılabilmesi için Nazmi Efendi örneğinde olduğu gibi, hulul inancının dayanak alınması gerekmektedir. Şöyleki, O, hulul inancının saçma olduğunu ifade eder. Çünkü hulul olması için, iki ayrı varlığın (hulul eden ve kendisine hulul olunan - Allah/kâinat) bulunması gerektiğini söyler.

 

Halbuki ona göre mevcud (varolanlar) Bir'dir. "Hakikat budur ki, Halik, Mahlûktur ve yine hakikat budur ki, Mahlûk, Hâlık'tır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır belki O tek varlıktır. Ve yine O, çokluk halinde olan varlıktır."[2]

 

Ona göre âlem ile Allah arasında bir ayrıma gidilmesi zorunlu görülecek olursa, bu ancak zihinsel olarak yapılabilir. Yani böylesi bir ayrım şeklîdir, gerçeği yoktur. Çünkü "varlıkta ancak bir vardır. Suyun rengi kabının rengidir." [3]

 

O'nun Vahdet-i Vücûd inancının dayanağı olarak ünlü eseri Fûsus el-Hikem dikkate alındığında, söz konusu inancını ifade eden bazı söz ve açıklamaları şunlardır;

 

"Bu kitap, nefis ârzularının münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en küdsî makamdan indirilmiştir.. .ben ancak bana ilham olunan şeyi söyledim. (s:5)


Tanrı, mahlûkuna insan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu halde O ezelî olan insan, şekliyle hadîs, zuhur ve neş'eti bakımından ebedî ve daimdir. (s: 10)


Bineanaleyh biz O'nu gördüğümüz vakit kendi nefislerimizi görürüz ve O bizi gördüğü vakit kendi nefsini görür, (s: 19)


O (yani Adem) hem Hak, hem de Halk'tır (s:25)


Hakk'ı tenzih eden kimse ya câhildir, ya edebî noksan kimsedir.. .Çünkü Hak olan Mahlûk'ların hepsinde zuhur yani belirme vardır. Şu halde bütün mefhumlarda beliren O'dur. (s: 51,52)

 
Sen Hakk'ın sureti ve Hakk da senin ruhun olduğu olduğu cihetle sen Hakk için cismanî bir suret gibisin.
O da senin cesedinin suretini sevk ve idare eden bir ruh gibidir (s:54).

Alemin suretinden Hakk'ın ayrılması asla mümkün değildir (s: 55).


Böyle olunca her bir Mâbud'da Allah'tan başkasına ibadet olunmadı (s: 62)


Sen yere gömüldüğün vakit O'nun içindesin, O senin zarfındır (s: 66)


Vücûd âleminde ancak O vardır (s: 74).


Varlıkta O'nu gören, O'dan başkası değildir (s:75).


İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O'dur (s:76).


Demek oluyor ki, tabiat âlemi bir aynada beliren suretlerdir. Hayır! belki de çeşitli aynalarda görülen tek bir surettir (s:81).


Allah beni öğer, ben de O'nu. O bana kulluk eder, ben de O'na (s:94)


Hakk'ın belirmesi benim vücûdumdadır. Bunun için biz Hakk'a göre kap gibiyiz (s:95).


Ey nefsinde varlıkları yaratan! Sen halk ettiğin şeylerin hepsisin(s:105).


Bir vakit olur ki, Kul şüphesiz Rabb olur. Başka bir vakitte de iftirasız kulluk derecesine iner (s:109).


Herhangi bir mahlûkta Allah'tan şu eser vardır ve diğer mahlûkta bu şey vardır denilemez. Çünkü O ezelî varlık parçalanmayı kabul etmez (s: 111).


Sen Kul'sun ve Tanrı'sın; kulluğun kimin kulu olduğunu bildiğin içindir (s:116).


O herşeyi kaplamıştır (s: 118 ).


Zaten yolda muhakkak olarak yürüyen Hakk'tır.
Bilinen de ancak O'dur. (s: 156).


Şu halde sen bir yönden düşünürsen benim sığınmam O'ndan O'nadır(s:164).


Göz O'ndan başkasına bakmaz (s:167)...


Hakikat ancak bizim bahsettiğimizdir. Buna inan ve bu meselede hâl ile bizim gibi ol (s:307)...

 

Bu bölüme İmam Ebû Hanife'den (150/767) bir alıntıyla baş­lamış ve insanların aynı kavramla farklı şeyler ifade edebilecekle­rini, bu nedenle kavramların bizzat kendilerinin değil, ifade et­tikleri anlamın önemli olduğunu açıklamıştık.

 

Tevhid hakikati­nin "Tevhid", "İslâm" isimleri altında bozulup değiştirilmesine ilişkin çok sayıda örneklerden de anlaşılmış olmalıdır ki, bazı in­sanlar söz ve yazılarında her ne kadar Allah, İslâm, Peygamber, Kur'an vs. gibi isimleri kullanırlarsa da, onların bahsettikleri bu isimlerin Resûlüllah (sav)'in bildirdiği dinin temelini oluşturan benzer isimlerle bir ilişkisi olmamıştır.

 

Kısacası çoğu zaman bu şahıslar, Kur'an ve Sünnet'te bildirilen aşkın (Muteal), yaratıklarının herşeyini hükmü altında bulunduran, herşeyi kontrolü, gücü, ilmi altında tutan, sürekli yoktan yaratan, kendisiyle hiç bir yaratığın bir (aynı) olmadığı ve olamayacağı Allah inancının dı­şında bir Allah'a inanmışlar, o kendi hayallerinin ürünü olan ha­yali varlıktan, Allah olarak bahsetmişlerdir.

 

Onların inandığı o Allah ise (haşa) yoktan yaratamayan, yaratıklarıyla ilgilenmeyen ve hatta yaratıklarıyla bir (aynı) olan hayallerinin ürünü bir var­lıktır. Bu durumun kısa ve çok güzel bir değerlendirmesi olarak yine İmam Ebû Hanife'nin (150/767) bir tesbitini dikkate almak konunun anlaşılır olması açısından yararlı olacaktır;

 

"Bir yahudiye kime ibadet ettiğini sorarsanız, "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğun zaman, onu beşer şeklinde yaratılmış olan oğlu Üzeyr olduğunu söyler. Bu durumda olan kimse Allah'a iman etmiş olmaz. Eğer bir Hristiyana, kime ibadet ettiğini so­rarsanız "Allah'a ibadet ediyorum" der. Allah'ı sorduğunda, onun İsa'nın cesedinde ve Meryem'in karnında gizlenen, bir yere sığan ve giren varlık olduğunu söyler. Bu durumda bulunan kimse ise Allah'a iman etmiş olmaz. Mecusi'ye de kime ibadet etitiğini so­rarsan, o da "Allah'a ibadet ediyorum" diye cevap verir. Fakat Al­lah'ı sorduğun zaman, onun ortağı, eşi ve çocuğu bulunan bir varlık olduğunu söyler. Bu durumda olan bir kimse de, Allah'a iman etmiş olmaz. Bütün bu kimselerin Allah'ı bilmemeleri ve inkârları birdir. Vasıfları, sıfat ve ibadetleri ise çok ve değişiktir... işte böylece sen onların tavsif ve ibadet ettiklerine, ibadet etme­diğini bilirsin. Çünkü onlar üç yahut iki ilâh tavsif ediyorlar. Tav­sif ettiklerine de ibadet ediyorlar. Oysaki sen, bir olan Allah'ı tav­sif ediyorsun. O halde senin ibadet ettiğin mabudun onların iba­det ettiklerinden başkadır. Onların mabudu da senin ibadet etti­ğinden başkadır. Bunun için Kur'an'da ; "De ki, ey kâfirler.ben si­zin taptıklarınıza tapmam, siz de benim taptığıma tapmazsınız" buyurulmuştur."  [4]


[1] İslâm, 184   [Prof. Dr. Fazlur Rahman, Çev. Doç. Dr. Mehmet Dağ- Doç. Dr. Mehmet Aydın, Selcuk yy. Ist. 1981]

[2] Fûsus el-Hikem, 79, [ Muhyiddin İbn Arabi, S. 324, Çev: Nuri Gençosman, MEB. Yayınları.]

[3] Fütuhat, 2/B-405  [ El-Fütuhat el-Mekkiye, İbnul Arabi,Yay. Haz; Prof. Dr. Nihat Keklik, 2 cilt, (İbn Arabinin eserinden fragmentler biçiminde hazırlanmış) İUEF. Yayınları. S. 2/A-3, 2/B-409-411]      

[4] el-Alim,39

 
  Bugün 67 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=