ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  1-I - HİCRİ 7. YÜZYIL TASAVVUFU VE CELALEDDİN RÛMİ
 

I - HİCRİ 7. YÜZYIL TASAVVUFU VE CELALEDDİN RÛMİ

 

7. ve onu takip eden yüzyıllar, müslüman kitlenin toplumsal ve siyasal yapısında olduğu kadar, inanç ve düşüncesinde de büyük değişikliklerin gerçekleştigi veya eskiden beri devam eden değişikliklerin sona erdiği bir dönemi oluşturur. Bu bir anlamda Kültür İslâmı`nın oluşumunun büyük oranda tamamlandığının işaretidir. Genelde siyasî ve askeri açıdan güçlü olunan geçmiş dünemlerde kitlelerin İslam`a katılımı birçok problemin ortaya çıkmasına yol açıyordu. 7. yüzyıla gelindiğinde müslümanların siyasi ve askeri gücünden bahsetmek oldukca zorlaşır. Müslümanların yaşadığı topraklarda birçok devlet(cik)ler hakim duruma gelir.

 

Daha önce zayıf olan İslamî kontrol mekanizmasının böylelikle iyice zayıflaması hatta kaybolması müslüman kitlenin Vahiy İslâmından daha da uzaklaşmasının nedeni olur. Başta Türkler olmak üzere Asyadaki birçok kavimin kitleler halinde İslâm`a geçişi ve bunların müslüman halk arasında çoğunluk teşkil edişi, Vahiy İslam`ından çok farklı bir İslâm anlayış ve yaşantısının oluşmasına yol açar. Bu, Kültür İslâmı`nın kendisidir. Bütün  bunların peşisıra doğudan Moğol, batıdan Haçlı ordularınca sıkıştırılıp ezilen insanlar tam anlamıyla bir kaos ortamına itilir. Bu, siyasî ve askeri alanda olduğu kadar, inançta da açığa çıkan bir kaostur.

 

Önceki yüzyıllarda etkin olan ancak entellektüel seviyede kalan felsefe ve kelâmın güç kaybedip, gittikce kaybolması veya şekil değiştirmesi, İslam ulemasının ise siyasi ve askeri güçten mahrum olması Hicri 6. yüzyılda sistemleşme aşamasını tamamlayan tasavvufa büyük imkanlar bahşeder. Her ne kadar 6. yüzyılda tasavvuf, entellektüel bir yönelişe sahip olsa da, halka inip halkın inancına hakim unsur haline gelmeye başlar. Özellikle halk düzeyinde gelişen tasavvuf  7. yüzyıl ve sonrası dönem müslüman halkın sığınağı haline gelir. Bu dönemlerde tasavvufun bünyesi içerisinde siyasi ve kültürel teşkilatlanmar başlar ki bu teşkilatlar, sonrası dönem müslümanlarının hayatında veya toplumda önemli merkezler haline gelirler.

Bu teşkilatların en bilinen ismi Tarikat`tır. Tekke, zaviye, hankâh ve benzeri mekanlar tarikatların idari ve yönetim merkezi olurlar. Bu birimlerde faaliyet gösteren şeyh, derviş, velî vs. ünvanlı şahsiyetler halkın sadece inançlarını yönetip kontrol etmekle kalmayıp, büyük  oranda siyasî bir güç de elde ederler.

Genel kurallarını oluşturmuş, sistemleşmiş, teşekkülünü tamamlamış ilk tarikat 7. yüzyıl sonlarında Bağdatta açığa çıkar. Bu Abdülkadir el-Cîlâni (Geylani)  (Ö.M.1166) adına kurulan Kadiri tarikatıdır. Daha sonra tarikatların her bölgede değişik isimlerler fakat benzer özelliklerle kuruldukları, faal bir şekilde toplumda yerlerini almaya başladıkları görülür.

 

Çoğunluğu bu güne kadar varlığını devam ettiren bir çok tarikatın kuruluş döneminin genel olarak 7. yüzyıl olması raslantı değildir. Elbetteki belirli nedenleri vardır. Tarikatların bir anda ortaya çıkmasının en önemli nedeni, siyasî ve askerî birliğini kaybetmiş Müslümanların Moğol, Haçlı ve diğer bazı kavimlerin saldırılarıyla maruz kaldıkları başıboşluktur. Halk bireylere tutunmak ister. Mozaik bir karaktere sahip inançalrını ve yaşantılarını en iyi koruyup devam ettirecekleri yer olarak tasavvufu görürler.

 

Halkın tasavvufa yönelişi , henüz nüve halindeki tarikatların kısa sürede teşkilatlanıp açığa çıkmasına yol açar. Bu aşamada, kelâmcılar gibi entellektüel konularla, fakihler gibi sosyal ve bireysel hayatı düzenleyen ibadet ve kurallarla uğraşmayı benimsemeyip, her türlü inanca ve mensubuna kucak açan şeyh, derviş, abdal, baba vs. ünvanlı kişiler çevrelerinde bu özellikleri nedeniyle büyük halk kitlelerini toplamayı başarırlar.[1]

 

Onalr elde etmeye başladıkları siyasi ve ekonomik gücün her türlü inanca ve mensubuna sınırsız hoşgörüden kaynaklandığını farkederler. Böylelikle onların hoşgörüsü arttıkca, kitleler kendilerine daha çok bağlanır, kitleler kendilerine daha çok bağlandıkca onların hoşgörüsü daha da artar. Bunun sonucunda büyük siyasî ve askeri güç kazanan kişiler görülür. Bunlarda birisi de Celâleddin Rûmi`dir ve onun bu yönüyle ilgili düşünce ve tavrları konuya ayrı bir anlam kazandırır mahiyettedir.

 

Müslümanların üzerinde ismen bile olsa İslâmî bir güç ve otoritenin olmadığı bir dönem olan 7. yüzyılda Celâleddin Rumî siyasi otorite olarak kime bağlanıp, onu meşru gördüğü araştırıcıların her zaman ilgisini çekmiştir. Konuyu araştıran uzmanların tesbitine göre, Celâleddin Rumî desteğini ve onayını uzun süre Moğollardan yana koyar. Bu ilk anda çoğu kişinin tuhafına gidebilir. Celâleddin Rumî gibi birisi, Moğollar gibi İslâm`la ilgisi olmayan hatta ona düşman olan kavmi, yönetimi desteklemesi olacak iş değildir. Ancak asıl bu anlayış yanlıştır. Çünkü, Celaleddin Rûmi yanlış tanınmaktadır. 

 

Onun düşünce, inanç ve görüşleri süslü, övgülü ifadelerle tanıtılan Kültür İslamı`nınkinden ayrı olarak ciddi ve delile dayanılarak araştırılsa, görülür ki Mesnevi, Fihima fih, Divan-ı Kebir, Rubailer gibi kitapların yazarı olan 7. yüzyıldaki Celaleddin Rûmi ile Kültür İslamı`nın tanıttığı Celaleddin Rûmi arasında büyük farklar vardır. Bu farkı buradaki konumuz açısından değerlendirecek olursak:

Celaleddin Rûmi, Moğolları destekler çünkü bunda onun düşünce, inanç ve amacına ters bir durum sözkonusu değildir. Çünkü onun, İslam`ı (Tabiki Vahiy İslâmı`nı) siyasi alanda hakim kılmak gibi bir amacı sözkonusu değildir. O “Manâ aleminin sultanı” olmak amacındadır. Bu amacına bağlı olarak kendine ve amacına zarar vermediği sürece “Madde aleminin sultanı”nın kim olduğu onun açısından hiç önemli değildir. İster Selcuklu, ister Moğol olsun farketmez. O, amacını gercekleştirmek için “Madde alemi sultanları”ndaki güç değişimine bağlı olarak bazen Selcuklu`yu, bazen de Moğolları destekler. Böylelikle amacına biraz daha yaklaşmaya çalışır.[2]

Celaleddin Rûmi kadar büyük amaçları olmasa da aynı dönemde diğer birçok şeyh, derviş , abdal ve baba`nın aynı amaçlar peşinde koştururlar. Kişisel menfaat ve çıkarlarına hizemet edeceği için olduğu kadar, İslâmi bir kaygı sözkonusu olmadan sırfİnsanî” nedenlerle birlik - beraberlik bayrağı dalgalandıranlar da hiç eksik olmaz. Özellikle son durumda olanlar bugün dahi büyük övgülerle anılıp yüceltilen kişiler olurlar, ancak bu övgü ve takdirlerin İslam`la ilgisinin olmadığıda açıktır. Çünkü İslam açısından niteliği belirsiz bir birlik-beraberlik hiç bir anlam ifade etmez. Birlik beraberlik iyidir ve aksi fitnedir, fesattır ancak bu İslâm açısından geçerli bir durumdur. Küfrün birlik ve beraberliğinin övgüye değer bir yönü yoktur. Ancak ne gariptir ki 7. yüzyıl sufilerinin birçoğu niteliği önemsiz görülen bir birlik ve beraberlik sevdası peşinde koşturur dururlar. Bununla ilgili düşüncelerini de uyulması zorunlu inanç esasları gibi halka lanse ederler. Bir örnek olarak Yunus Emre`nin şu şiirini hatırlayabiliriz:

            Cümle yaradılmışa bir gözle bakmayan

            Şer`in evliyasıysa, hakikatte asidir [3]

 

O bu ve benzeri şiirleriyle inanç ayrımının, İman-küfür ayrımının anlamsızlığını (!) ilan eder. Şebusteri ise, aynı inanç ve düşünceyi daha açık ifadeleler değişik bir şekilde dile getirir:

 

            Ey akıllı kişi ! iyi düşün... Put, varlık bakımından bâtıl değildir ki,

            Bil ki putu yaratan da Ulu Tanrı.. İyinin yaptığı her şey iyidir..[4]

 

7. yüzyıl Türkler ve kültürleri açısından çok önemli bir dönemdir. Çünkü İslam`a yeni girmiş ve eski inançlarıyla, İslam arasında bir denge oluşturmuş kitleler, durumlarına meşruluğu yaygın duruma gelen tasavvuf ve tarikatlarla destek sağlarlar. Bu arada Şamanist karakterli, İslâmi kimlikli şeyhler de çıkar. O günün Türkleri`nin ruh ve inanç hali bunlarda odaklaşır. Kitlelere önderlik yaparlar. Bu arada araç olarak kullandıkları tasavvufa bir çok yeni unsurlar katmaktan da geri kalmazlar. Bu yeni unsurlar daha ziyade şamanist dönemin bazı özellik ve uygulamaları biçimindedir. Bu tarikatlardan en önemlisi bir okul görevi de gören Yeseviye tarikatı olur.

 

Türkistan bozkırlarındaki halk için önder haline gelen Ahmet Yesevi`nin kurduğu, Şamanist unsurların hakim olduğu Yeseviye tarikatı döneme damgasını vuracak kadar önemli fonksiyonlar üstlenir. Bir çok eren, derviş, veli, Abdal, baba, Yesevi tarikatından aldıkları el ile (icazet yetkisi) Anadoluya akın ederler. Bu durum 7. yüzyıl Anadolusundaki sûfilerin çokluğunu da açıklar mahiyettedir. Hristiyanların yer aldığı, İslam`a yeni girmiş fakat İslam`ı bilmeyen Türk kitlelerinin bulunduğu coğrafya onlar için kaçırılmaz fırsat olur ve ruhani nitelikleriyle insanları etkileyip kontrollerine alırlar. Bu itibarla 7. ve 8. yüzyıl Anadolusu adeta şeyhlerin, abdalların, velilerin boy gösterdiği ülke konumuna sahip olur. Her biri diğerinden biraz farklı inanç ve özellikteki bu şahsiyetler halktan her kişinin sığınabileceği kişiler durumuna gelirler.[5]

 

Gerçekte, temsil ettikleri kitlelerden daha fazla İslamı bilmeyen şeyh, eren, derviş vs sıfatlı çogu kişiler, 7.yüzyıl Anadolusunda Yesevi tarikatının onayını almış olmanın rahatlığıyla faaliyetlerini sürdürürler.[6]

 

Bu dönemde özellikle fakihlerin etkinliklerini tamamıyla kaybettikleri görülür. Zaten sözkonusu kişilerin rahat hareket etmelerinin temelinde kısmen de olsa fakihlerin tolumdaki etkinliklerini kaybetmelerinin etkisi büyük yer tutar. Bunu sonucunda hiç bir yükümlülük getirmeyen buna rağmen kurtuluşu vadeden şeyhlerin çevrelerindeki insanları gün geçtikce çoğalırlar. Böylelikletarikatlar güçlerinin ve çekiciliklerinin doruğuna tırmanırlar.[7]

 

Zaman gelir öylesine siyasî güç elde ederler ki “Madde aleminin sultanları” kendilerine ses çıkaramaz, hürmette kusur etmez olurlar. Bu kişilerin siysî etkinliklerini Osmanlı devletinin kuruluş aşamasında gayet açık olarak görmek mümkündür. Küçük bir aşiretin, şeyh ve benzerlerinin desteğini kazanarak, kısa sürede dünyaya hakim bir imparatorluk haline gelmesinde, o kişilerin siaysî güçlerinin büyüklüğünü görmek mümkündür. Madde ve Mana alemlerinin sultanları menfaatlerini birleştirince böylesi hızlı ve geniş büyüme gerçekleşir.[8]

 

Önceki dönemlerle karşılaştırıldığında, yeni unsurların tasavvuf düşüncesine ve yaşantısında katılımından ziyade, yüzyıllardır devam eden gelişme ve sistemleşmenin Hicri 7. yüzyıl ve sonrası dönemlerde son bulduğu ve artık pek değişmeyen bir yapı oluştuğu görülmektedir. Zun Nûn ile başlayan sistemleşme dönemi, Celaleddin Rumi`de büyük oranda sona erer. Böylelikle tasavvuf sistemi tamamlanmış olur. O, artık büyük oranda başlıbaşına inanç ve yaşantı sistemi haline gelir.


[1] Güngör ,102  ;   Türk Tarihi, 220 ;   Nasr, 181 [Prof.Dr. Hüseyin Nasr, İslam (idealler, Gerçekler) Çev: Dr. Ahmet Özel, Akabe yy. 1985]

[2] -Akdağ, 1/51  ; [Prof.Dr. Mustafa Akdağ, Türkiye`nin İktisadi ve İctimai Tarihi, Tekin yy.1979]

    -Türk Tarihi, 265   [Ord. Prof.Dr. A.Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun yy. 1981]

    -Osmanlı , 162 [M.Fuad Köprülü,Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Başnur Matbası, ank. 1972]

[3] Yunus Emre 221 [Abdülbaki Gölpınarlı, Yunus Emre, Altın yy. 4.baskı, ist. 1981]

[4] Şebusteri 71    [Şebusteri, Gülşen-i Raz, Çev: Prof. Abdülbaki Gölpınarlı, MEB yy. Ist. 1968]

[5] Mutasavvıflar, 46-48, 201-203   [Prof.Dr.Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB yy.6. Ank.]

[6]Yurdaydın, 77  ; Güngör, 187    ; Akdağ, 1/49

[7] Mutasavvıflar,196, 197 ; Akdağ 1/48    ; Güngör, 186   ; İslâm, 190

[8] Mutasavvıflar, 197, 204  ;    Gölpınarlı, 150-153 ;    Osmanlı, 161

 
  Bugün 66 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=