ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  1-G - HİCRİ 5. YÜZYIL: TASAVVUF YENİ BİR İNANÇ SİSTEMİ
 

G - HİCRİ 5. YÜZYIL:  TASAVVUF YENİ BİR İNANÇ SİSTEMİ

 

Tasavvuf hicri 5. yüzyılda önceki dönemlere oranla daha farklı nitelikler kazanır. Bu dönemde de tasavvufu başlıbaşına, diğer bir ifadeyle nev`i şahsına münhasır hale getirmek için çalışmalar yapılır. Bunun için değişik kültür ve inançlardan bazı özellikler ve unsurlar alınır. Ancak daha önemlisi, onu önceki dönemlerdekinden ayrı inanç ve yaşantı tarzı yapma girişimleri bu dönemde iyice kesinleşir. Artık müslüman toplumun bünyesinde şeklen bazı İslâmî unsurları benimsemiş, aslında İslâm`dan ayrı bir inanç ve yaşantı tarzı oluşmuş durumdadır. [1]

 

Bunu bir iddia, ondan da öte ağır bir iddia olarak değerlendirenler çıkabilir. Fakat bunun iddia olmayıp, gerçeğin kendisi ve özeti olduğunu az bir araştırma dahi kolaylıkla gösterebilecektir.

Bu yüzyılda, halkın bakış açısıyla tasavvuf anlayışına- ki bunun en önemli özelliği basit ve felsefî özelliklerden uzak olmasıydı- katkı, İslâm`ı kabul eden Türkler`den gelir. Türkler`in şamanist dönem din adamları olan Şamanlar, yeni yapı içerisinde varlıklarını sürdürebilecek oalan olarak tasavvufu görür ve onun çatısı altında faliyetlerine devam ederler. Böylelikle dünün şamanları bugünün dervişleri oluverirler.[2]

 

Sûfiler siyasi bir etkinlik kazanmak amacıyla Hallac-ı Mansur örneğinde de olduğu gibi daha fazla kayıp vermemek için, tasavvufu halk arasında yayıp, halkı kendi kontrollerinde örgütlemeye çalışırlar. Bunu da kolaylıkla başarırlar. Kelamın ve felsefenin, entellektüel hiçbir fonksiyonu olmayan düşünce ve yorumlardan bıkan kitleler, onaylarını tasavvuftan yana koyarlar.  Özellikle islâmî yapı içerinde yeni yer almış kitleler ( örneğin Türkler) geçiş döneminin kolaylaştırıcı özellikleri, ondan da öte eski inanç ve alışkanlıklarının devamını meşrulaştırıcı özellikleri nedeniyle tasavvufa eğilim gösterir ve onu tutarlar. Tasavvuf onlar için bir sığınak olur. Çünkü böylelikle fakihlerin sorgusundan kurtulma, dine uymayan davranışlarını, bâtınî yorumlar maskesi altında devam ettirme fırsatı bulmuş olurlar.[3]

 

Tasavvufun halkın seviyesine inip kitleler tarafından kabul gördüğü ve bunun yanısıra seçkinlerin biraz daha felsefeleştiği bu dönemde, içten eleştiri yapanlar da yok değildir. Cüneyd, Serrâc, Kelâbâzî,  Ebu Talip Mekkî geleneğini bu dönemde Kuşeyrî (Ö.H.465/M.1072) ve Hücvirî (Ö.H. 470/ M.1077) devam ettirir. Ancak onların tasavvuf, özellikle de bazı sûfilere yönelik eleştirileri, eleştirilmeyen konuların iyi, normal olduğu gibi bir anlayışa yol açar. Böylelikle tasavvufun halk arasında kabulû daha da kolaylaşır.

 

İslâm`ı temsil eden bu insanlar bile, tasavvufun bazı özelliklerini benimsediklerine göre tasavvuf uyulması gerekli bir yoldur anlayışı oluşur. Sözkonusu şahsiyetlerin tasavvufu oldu kadar genel eğilim olan ve oluşma safhasını henüz tamamlamamış bulunan Ehl-i Sünnet inancını temsil etmeleri, iki düşünce arasında köprü görevi görür. Gazzâli ile Ehl-i Sünnet`in bir bölümünü oluşturacak olan tasavvufa meşruluk zemini hazırlanır.  Tabiki bu genel hatlarıyla nassların sınırını taşmayan bir tasavvuf veya o sınırlara dahil edilmeye çalışılmış inanç ve yaşantı türüne yöneliktir.[4]

 

Biz burada özellikle Kuşeyri`nin sûfi sıfatıyla gerçekleştirdiklerinden ziyade, zamanın tasavvufuna getirdiği eleştirileri aktarmak istiyoruz. Böylelikle 5. yüzyıl tasavvufunun İslâmi karakteri(!) daha iyi anlaşılmış olacaktır:

 

“Şimdi sûfiler şekil ve kıyafet bakımından eski sûfilere benziyor ama, ruh ve muhteva bakımından başkalaşmışlardır. Tasavvuf yolunda bir duraklama ve gevşeme başgöstermiştir. Daha doğrusu bu yol hakiki manasıyla yok olup gitmiştir. Kendileriyle hidayete ulaşıan şeyhler vefat edip gitmiş, şeyhlerin gidişatına ve adetlerine tâbi olan gençler azalmış, vera` kaybolmuş, vera` sergisi dürülmüş, tamah kuvvetlenmiş, ihtirasların kökleri ve bağları güçlenmiştir. Şeriata hürmet hissi kalblerden zail olmuştur. Dine karşı kayıtsızlığı manfaat temin etmenin en güvenilir vasıtası olarak kabul eden zamanın sofuları haram ile helal arasında fark görmez olmuşlar, dine ve din büyüklerine karşı saygısız olmayı din haline getirmişlerdir. İbadet etmeyi hafife almışlar, namaz kılmayı ve oruç tutmayı basit bir şey saymışlar, gaflet meydanında at koşturmuşlar, nefsâni arzulara kendilerini teslim etmişler, işlenmesi mahzurlu olan şeyleri hiç  aldırmadan işlemişler; halktan, kadınlardan ve zâlim devlet adamlarından temin ettikleri şeylerden hiç çekinmeden faydalanmışlardır.

Sonra bu nevî kötü şeyler yapmaya da kanaat etmiyerek bir de en yüksek manevî hallere ve hakikatlara işaret etmişler, bu gibi şeylerden bahsederek kulluk boyunduruğundan kurtulup hürriyete kavuştuklarını, Allah`a vuslat hali ve hakikatı ile muttasıf olduklarını, daima Hak ile kâim bulunduklarını, üzerlerinde kendi iradeleri değil de Allah`ın hükmünün câri olduğunu, nefsaniyetlerinin yok olup fenâ mertebesine ulaştıklarını, işledikleri haramlardan veya işlemedikleri farzlardan dolayı azarlanıp yerilemeyeceklerini, ahadiyetin sırlarını keşfen bildiklerini cismâni varlıklarının çarpılma ve kapılma suretiyle kendilerinden tamamen alındığını, beşeri varlıklara ait hükümlerin kendilerinden sâkıt olduğunu, sözde nefislerinden fâni olduktan sonra samediyetin nurları ile bâki kaldıklarını, konuştukları zaman kendilerinden kendi namlarına başkasının, (Hakk`ın) konuştuğunu, tasarruflarında kendilerinin dışında bulunan bur Veli (Mütevelli-Hak) nin bulunduğunu, (Hal ve hareketlerinin Hak tarafından idare edildiğini) iddia etmişlerdir.

Bazılarını yukarıda belirttiğim hususlar, içinde yaşadığımız şu zamanda bir dert halini almış ve bu durum uzayıp gitmiştir.”[5]

 

H - 6. YÜZYIL TASAVVUFU : SUHREVERDİ, ARABİ, GAZZALİ

 

Yaşadıkları zaman dilimleri Hicri 6. yüzyılla tam anlamıyla çakışmasa bile, 6. yüzyılı  5 ve 7. yüzyılların sınırları içerisinde biraz genişletecek olursak iki önemli şahsiyetle karşılaşırız. Bunlar sadece kendi dönemlerinin değil sonraki dönemlerin tasavvufunu da büyük oranda etkilemişlerdir. Her ikisinin de ortak yönü sûfi olmaları, tasavvufun kurtuluşun tek yolu olduğuna inanmaları, ancak buna rağmen ayrıldıkları noktalar ise sayılamayacak kadar pek çok olan iki şahsiyet. Bunlar aynı düzlemde yer alan iki düşman kardeş konumundadırlar. Her ikisi de sonraki müslümanların inançlarında derin iler bırakmışlardır. Bunlar Gazzâli ve Muhyiddin ibn Arabî`dir. İkisiyle ilgili bilgiler vermeye ve tasavvuf içerisindeki yerlerini belirlemeye geçmeden, yüzyılın genel durumunu, tasavvuf açısından belirlemeye çalışacak olursak :

 

Geçen yüzyılda başlayan felsefileşme hareketi, bu yüzyılda büyk bir hızla devam eder. Hatta tasavvuf felsefesi, felsefe tasavvufu biçimine dönüşür. Bunları net olarak birbirinden alışmak zorlaşır. Felsefe ve tasavvufun ortak temsilcisi olarak Fars kökenli ve Zerdüşt bir ailenin mensubu olan Suhreverdî çıkar. Onun özellikle Mani-Zerdüşt dinlerinden tasavvufa taşıdığı unsurlar büyük oranlara ulaşır. Düşüncelerini Felsefe bölümünde incelediğimiz Suhreverdî hakkında en genel anlamda şunları söyleyebiliriz :

O, teosofiden panteizme geçişin son basamağını oluşturur. Düşünceleri ve inançları adeta inançlar mozayiği gibidir ve bu şekliyle tasavvuf tarihine, büyük sûfi veli olarak geçer. Büyük kumandan Selâhaddin Eyyubi tarafından idam ettirilmesi halkın gözünde konumunu daha da büyütür ve büyük şehid kabul edilir. O 36 yaşında idam edilir, ancak bir anlamda öğrencisi olan Muhyiddin ibn Arabî onun düşüncelerini daha ilerilere götürmenin bayraktarlığını yapar. Her ikisi de felsefi ontolojiyi tasavvufun önemli konusu haline getirmede büyük çaba sarfederler ve bunda başarılıda olurlar.[6]

Özellikle Suhreverdî`nin Plotinus`tan aldığı sûdûr (emanation) teorisi varlık kademeleri hakkında orijinal bir görüş olarak tasavvufa geçer. Sudûr teorisi Vahdet-i Vucûd`un oluşmasında rol alan son halkalardan birisi olur.[7]

 

Bu dönemde öncekilere oranla Felsefe, Kelâm, Tasavvuf ayrılığının büyük oranda kaybolduğu görülür. Ara sınırlar kalkar, hepsi birbiri içine geçer. İlk zamanların zahîdleri bu dönemde ünlü birer filozof ve kelamcı olup çıkarlar. Daha önceleri felsefe ve kelâm içerisinde işlenen konulara bambaşka yorumlar getirilir. Bu arada arasıra muhatap olmak zorunda kalınan Kur`an da hiç bir sisteme bağlanmaksızın yorumlanıp, ayetler işe geldiği gibi açıklanır.[8]

 

Böylelikle ayrı ayrı konular birbirinin içerisine girip mozaik bir yapı oluşur. Buna tasavvuf felsefesi mi, akaidi mi, kelamı mı, yorumları mı denileceği artık konuyla ilgilenenlerin arzusuna bağlıdır. Ancak ismi ne olursa olsun İbn-i Haldun`un değerlendirmesiyle yapılan yorumların en önemli özelliği şudur: “Bu üç ilim gerek konu, gerek mesele ve gerek delilleri bakımından birbirinden başkadır ve ayrı ayrı ilimlerdir. Sofilerin bu sözleri, ilmî bakımdan, ilimden en uzak olan bir iddiadır.”[9]


Sonraki Sayfa»»

[1] Nedvi, 228  [ Ebu`l Hasan en-Nedvi. İslam Düşünce Hayatı, Çev: Said Şimşek, Dergah yy. Ist. 1977]

 

[2] -Yurdaydın 77   [Prof.Dr. Hüseyin G. Yurdaydın, İslam Tarihi Dersleri, AÜİF yy. 2.baski 1982]

    -Karahanlı 3,11   [Doç.Dr. Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, Kültür  Bk. Yy ist. 1981]

    - Osmanlı 95,163,169   [M.Fuad Köprülü, Osmani imparatorluğunun Kuruluşu, Başnur Matb. Ank. 1972]

[3] Mazeheri, 23

[4] Çubukçu 69,    İslâm 176,

[5] Kuşeyri 63-64   [Kuşeyri Risalesi, Çev: Süleyman Uludağ, Dergah yy. Ist. 1978]

[6] Futuhat 2/A-2,    ;  -Hitti 2/670, 677

  -Razi, 2   [Fahreddin Razi, Kelama Giriş ( El Muhassal), Çev: Prof.Dr. Hüseyin Atay,AÜİF yy.1978]

[7] Güngör 86

[8] Sülemi 13, 199-201;    Nicholson 23

[9] Mukaddime 2/608, 609



 
  Bugün 393 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=