ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  1-F - HİCRİ 4. YÜZYIL TASAVVUFU VE HALLÂC-I MANSUR
 

F - HİCRİ 4. YÜZYIL TASAVVUFU VE HALLÂC-I MANSUR

 

4. yüzyıl tasavvufuba olduğu kadar, sonraki dönem tasavvuflarının da odak noktası olan Hallac-ı Mansur, araştırıcıların her zaman ilgisini çekmiş bir şahsiyettir. Zerdüşt bir ailenin mensubu olan samimi bir zahid görünümüyle kendisine her dönemde taraftar bulmakta zorlanmayan Mansûr`un bir de bu parlak görünümünün arkasında, pek ayrıntılı durulmayan ve çoğu zaman es geçilen bir yönü daha vardır. Onu ve düşüncelerini daha iyi tanıyabilmek, böylelikle de 4. yüzyıl tasavvufunun rengini anlayabilmek için bu arka plandaki özellikleri bilmek zorunludur.

 

Hallâc-ı Mansur`u idama götüren mahkeme heyeti, bildiğimiz kadarıyla, zamanın ünlü bilginlerinden oluşturulur. Bu yönüyle onun mahkemesi oldu bittiye getirilen formaliteden bir mahkeme niteliği taşımaz. Birçok şahidler dinlenir. Hatta Mansur`un yakın arkadaşı ve ünlü sûfi Şiblî de şahit olarak dinlenir. Şiblî arkadaşını kurtarmak için onun deli olduğunu ileri sürer. Kendisi hakkındaki ithamları da deli olduğu iddiasıyla cevaplar ve yarğılanmaktan kurtulur. Ancak Mansur konusundaki deli iddiası mahkeme heyeti tarafından gerçekci bulunmaz. Bunun nedeni geçmişteki bazı olaylardır. Şöyle ki : O dönemde devleti ve toplumu büyük oranda rahatsız eden bir unsur varlığını sürdürmektedir. Bu mal ve kadın ortaklığına dayanan ve komün devleti niteliğindeki Karamatî devletidir. Mansur bu son mahkumiyetinden yıllar önce bu devletin casusu olduğu kanaatiyle mahkeme edilir ve dokuz yıl hapse mahkum edilir.[1]

 

Sözkonusu mahkumiyetinin bitiminden bir müddt sonra ele geçirilen yeni bulgular casusluk iddiasını daha da güçlü kılar ve devam ettiğini gösterir. Zaten bu muhakemenin sonrasında da idamına karar verilir. İdamından sonra da evinde yapılan aramalarda tamamen çözülemeyen, ancak siyasi nitelikli olduğu anlaşbir çok şifreli mektup bulunur.[2]

 

Sonradan taraftarları tarafından şathları nedeniyle idam edildiği iddiası yaygın bir kanaat olarak ileri sürülmesi nedeniyle işin gerçek yönü hep gözardı edilir. Onun idamına neden olan siyasi sebepler üzerinde hiç kimse durmaz.[3]

 

Onun şathlar nedeniyel idam edildiği kanaati bir iddia olarak kalmaya mahkumdur çünkü mevcut tarihi belgeler bunun aksini isbatlar niteliktedir. Zira aynı dönemde pek çok sûfi onunkine benzer şathlar ifade etmelerine rağmen bir zorlukla karşılaşmamıştır. Şiblî örneğinde olduğu gibi deli oldukları veya benzeri mazaretlerle kendilerini kurtarmayı başarmışlardır.

 

Bu nedenle Mansur`un idamında şathları asıl neden olarak ileri sürmenin hiç bir mantıkî tarafı mevcut görünmemektedir, en azından mevcut belgeler açısından. Zaten onun mahkemesinde şathların pek gündeme gelmediği de günümüze gelen bilgiler arasındadır. İdamından sonra evinin tekrar anaması da konunun şathlardan başka olduğunu gösterir mahiyettedir.

 

Ayrıca o, hakkındaki siyasi suçlamalara haklılık kazandıracak tutum ve davranışları her zaman korumuştur. Örneğin her gittiği bölgede inanç ve düşüncenin taraftarı gibi görünme siyasetini alışkanlık haline getirmiş durumdaydı. « Dış görünüşüyle zahid bir sûfi olan Hallac, bulunduğu yöre halkının Mu`tezile mezhebine bağlı olduğunu görünce Mu`tezili oluyordu. İmamiyye mezhebine mensup olanları gördüğnde ise onlardan oluyor ve onlara imamları hakkında bilgi sahibi olduğunu göstermeye çalışıyordu. Ehl-i Sünnet mensupları arasında da Sünni oluyordu. »[4]

 

Bunların sonucunda öyle görünüyor ki Karamâti casusu olduğu kanaati kuvvet kazanmış, bulunan mektuplar da bunu iyice kuvvetlendirmişti. Ayrıca Karamatilerle onun arasında bağlantı kurmaya neden olacak başka şeyler de sözkonusuydu. Bunlar genellikle inançlarla ilgiliydi. Karâmatiler`de yaygın olarak görülen inançlara Mansûr da sahipti ve propagandasını yapmaktaydı. Bunların en önemlisi hulûl ve tenâsuh inançlarıydı ki, Mansur`un bunlarla ilgili sözleri sonradan şath olarak nitelenmiştir. Halbuki bunlar birer şath olmaktan ziyade, onun sahip olduğu inancın ifadeleri olduğunu daha çok doğrular niteliktedir.[5]

Onun hûlul düşüncesiyle ilgili sözlerinden bazıları şunlardır ki bunların birer şiir şeklinde ifade edilmiş olması sekr halinde söylenen sözlerden ziyade bilinçli olarak ifade edilmiş sözler olduğunu gösterir mahiyettedir :

 

            Senin ruhun benim ruhuma şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır.

            Sana herhangi birşey dokunduğunda bana da dokunur,

            Ey Allah`ım, her durumda sen, benimsin.

            ..........

            Ben sevdiğim O`yum ve sevdiğim O benim,

            Biz bir vücutta sanki iki ruhuz

            Eger sen beni görürsen O`nu görmüş olursun,

            Ve eğer sen O`nu görürsen ikimizi birlikte görmüş olursun.

            ...........

            O yücelikte “Ben, “Biz”, veya “Sen” yoktur,

            “Ben”, “Biz”, “Sen” ve “O” hep biziz. [6]

 

“Hallac`ın tasavvufi görüşleri arasında şu husus dikkat çekicidir:

1-Tanrı insana hûlul eder. Başka bir deyişle lâhut nâsut`a girer..

2-Hallac`a göre hulûl lutfuna nail olmak için insanın gönlünü kötülüklerden ve her türlü hevesden temizlemesi gerekir...

3-Hallac`ın üzerinde durduğu bir husus da bütün dinlerin birliği meselesidir.”[7]

 

Birçok bâtınî yorumlarla dile getirilen bu ve benzeri sözler, şifreli mektuplarla birlikte Karamatî casusluğunun delilleri olarak görülür ve idamına karar verilir. Eğer Mansur`u mazur göstermek için mahkeme heyetinin sûfilerden kurulu olmadığı, bundan dolayı mahkeme heyetinin onu ve durumunu anlayamayacakları, bu nedenle yanlış kanaatlere sahip olunacağı ileri sürülecek olursa, bu pek haklı görünen bir iddi olmayacaktır. Şu açıdan; mahkeme heyetinde sûfi olarak dinlenen Şiblî`nin dışında bulunmaz ancak şu kesin olarak bilinmektedir ki, herkes tarafından büyük sûfi olduğu tartışmasiz kabul edilen Cüneyd-i Bağdadî, Mansûr`un hocasıydı ve onun düşünceleri Cüneyd tarafından da hoş karşılanmamıştı. Bu nedenle de onu meclisinden kovmuştu. Halbuki o başta Cüneyd`in seçkin öğrencilerindendi. Ve Cüneyd ona kendi elleriyle tasavvuf simgesi olan hırkasını giydirmişti. Üstelik sadece Cüneyd değil, daha birçok sûfi Mansur`la ilişkisini kesmiş ve o da bunu üzerine uzun süre İran taraflarına giderek gözden uzak kalmayı tercih etmişti.[8]


Eğer Cüneyd ve benzeri büyük Sûfiler onu anlayamamışlarsa, o zaman sormak gerekir peki kim anlayacaktı ? Bu durumda onu kurtarıp aklamaya çalışmak için duygusal savunmalara girmek bir anlam ifade etmez.

 

Hallâc-ı Mansur üzerinde özellikle durmamızın sebebi, 4.yüzyıl tasavvufunda en önemli kişi olmasındandır. Dönemini tek başına temsil edecek niteliktedir. Onu ve düşüncelerinin bilmek 4.yüzyıl tasavvufunu da büyük ölcüde bilme imkanı sağlayacaktır. Mansur örneğinde olduğu gibi bu dönemde tasavvuf birçok batınî unsuru ve Hind`den gelen inancı bünyesine alır. Özellikle Hint mistizminin etkisi açıktır. Bunda Hint ve civarına birkaç kez giden Mansûr`un payı büyüktür. Ayrıca geçen yüzyılda tasavvufi anlamda oluşmaya kerâmet inancının bu yüzyılda daha da geliştiğini görüyoruz. Kerâmet artık, Allah`ın kuluna verdiği bir lutuf (İsami anlayışa uygun olan kerâmet düşüncesi budur ve bunu reddedecek bir yorum bilmiyoruz) olmaktan ziyade kendisinin gayb alemiyle irtibatlı olduğunu ispatlamada delil olarak kullanıldığını görüyoruz.

Hallâc-ı Mansur`da sözlerinin doğruluk delili olarak (veliliğinin isbatı !) kerâmet olarak nitelediği harikulade olaylar gösterir. Ancak kaynakların bildirdiğine göre, onun delil olarak ileri sürdükleri kerâmetten ziyade hokkabazlık ve sihir mahiyetinde şeylerdi ve Mansur bunları özellikle Hint seyahatleri sırasında Hint mistiklerinden öğrenmişti.[9]

 

Zaten kendi müridlerinin ifadelerinde de açığa çıktığına göre, o Hint mistiklerinin birçok ibadet şekillerini de benimsemişti. Örneğin yatmayıp, ayakta uyumak bunlardan sadece birisidir.[10]

 

Hallac-ı Mansur örneği 4.yüzyıldaki tasavvuf düşüncesinin boyutlarını göstermesi açısından bize şunu bildirmektedir :

Önceki dönemler de zühd eğilimi olarak başlayıp, zamanla sistemleşerek ayrı bir inanç ve yaşantı biçimine dönüşmeye başlayan genel anlamıyla tasavvuf, İslâmî kaygılardan uzak olduğu kadar, siyasi çıkar ve gayeler peşinde koşturanların da bir sığınağı durumuna gelir. Fakat herşeye rağmen dönemin bütün tasavvufi düşüncesini bir kalıp içerisinde düşünemiyoruz. Çünkü 4. yüzyıl tasavvufu çok renkli ve sesli bir kimlik kazanma eğilimindedir. Ayrıca felsefî birçok unsur tasavvufun bünyesine bir daha ayrılmayacak şekilde yerleşmeye başlamıştır. Bunlardan en önemlisi Eflatun`cu idealizmin bazı yorum ve görüşleridir.[11]

 

Bu arada oluşturulan yeni ibadet şekilleri de gündemdedir. Raks ve müzik bunlardan en önemli ibadet veya ibadet takviyesi unsurlar olarak algılanmaya başlanır.Özellikle bu ikisi bir daha ayrılmamak şartıyla tasavvufta yerlerini alırlar. [12]

 

Tasavvufun bu oluşum ve değişimine tepkiler sadece dıştan değil içten de gelir. Herbiri birer değerli kaynak olan eserlerin sahibi durumundaki ünlü bazı sûfiler, o günün tasavvufunu çağdaş bir bakış açısıyla eleştirip, bozulmaya karşı çekidüzen verme gayreti gösterirler. Bunlardan en ünlüleri  Serrâc (Ö.H.376/M.988),   Kelâbâzî (Ö.H.380/M. 990),   Ebu Talip Mekkî (Ö.H.386/ M.996),    Sûlemi(Ö.H.412 /M. 1021) dir. Onların içeriden kişiler olarak eleştirileri oldukça anlamlı ve değerlidir. Aynı anda zamanlarının tasavvufunun en önemli tanıkları durumundadırlar. Onlar mensubu oldukları hareketin hergün islâm`dan biraz daha sapmasını önlemeye çalışırken bu arada da tasavvufu kendi yorumları çerçevesinde meşrulaştırmaya çalışırlar. İslam`ın sınırları içerisinde bir tasavvuf oluşturma gayreti güderler.


[1] -Fahri 195;    - Hitti 2/686

    -Cüveyni 3/94   [Alaadin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihangûşa, Çev: Doç. Dr. Mürsel Öztürk, Kültür ve  Turizm Bakanlığı yy. Ank. 1988]

 [2] - Gölpınarlı 86

    -İslam Tarihi, 120

[3] „Hallacı katleden şeriat değil, politikadır“ (Kitab-üt Tavasin  (Öztürk`ün notu) ,26) [ Kitab-üt Tevasin- Hallac-ı Masur, yay. Hz. Yaşar Nuri Öztürk, İst. 1976]

 [4] İslam Tarihi 4/143

[5] -Gölpınarlı 86

    -O´leary 120    [De Lacy  O`leary , İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, Çev: Hüseyin Yurdaydın, Yaşar  Kutluay AÜİF yy.2. baskı Ank. 1971]

[6]- Nicholson, 128-130   [Reynald A. Nicholson, İslam Sûfileri,,Çev: Komisyon, Kültür Bk.yy, İst. 1978]

     -Hitti 2/646

[7] İslam Düşünürleri 20,21   [Prof. Dr. İbrahim Agah Çubukcu, AÜİF yy. ]

[8] İslam 172 ; Corbin 197

[9] İslam Tarihi 4/144

 „Hallac`ın ise kehanet ve sihire benzer halleri vardı. Onun sihir konusunda kendisine nisbet edilen kitaplarıda vardır.“ (Teymiyye, 2/454)-  [Şeyhül İslam ibni Teymiyye- İbn Teymiyye Külliyatı, Çev: Kurul, Tevhid yy. İst. 1986 , 5 cilt]

 [10] Fahri, 194

[11] Massignon 28, 29  [Louis Massignon, Tasavvuf, IA 12/1]

 [12]- Türk Edebiyatı 126   [Ord. Prof. Dr. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, Yy. Haz. Dr. Orhan F. Köprülü, Nermin Pekin, 2. baskı, ötüken yy. Ist. 1980]

   -Mazeheri 9,199   [ Ali Mazeheri- Ortaçagda Müslümanların Yaşayışları, Çev:Doç. Dr. Bahriye Üçok, Varlık yy. Ist. 1972]

 

 
  Bugün 818 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=