ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  'DÂR' MESELESİ
 

'DÂR' MESELESİ

Tevhidi yola talip olan ve bu yolda mücadele vermek isteyen müslümanların, tevhidi çizginin hangi noktasında bulunduklarını bilmeleri için öncelikle bulundukları konumu Rabbani esaslara göre tespit etmeleri gerekmektedir. Çünkü her konumun kendisine özgü bir fıkhı bulunmaktadır. Yanlış konum tespiti, uygulanmaması gereken fıkhı önereceğinden, konum tespiti bu açıdan önemli ve ciddi bir meselemizdir.

Bu meselede dar'ul İslam ve dar'ul harp olmak üzere iki görüş yaygınlaşmıştır. Yaygınlaşan bu iki görüşü savunanlar birbirlerine cephe almakta ve tartışmalar değişik vadilerde sürmektedir. Fakat ne yazık ki her iki taraf savunduğu kavramı bilinçli bir şekilde savunmaktan uzaktır. Mesela dar'ul harp görüşünde olanlara; "Neden dar'ul harp?" şeklinde bir soru yöneltsek, bu kardeşlerimizden büyük çoğunluğu; "İslam hukuku yürürlükte olmadığı için dar'ul İslam değildir. Dar'ul İslam olmadığı için dar'ul harptir." diyeceklerdir. Çünkü başka bir seçenekleri yoktur.

Gri kavramını bilmeyen bir topluma, gri renkte bir tabela göstererek; "Bu beyaz mıdır, yoksa siyah mıdır?" sorusu yöneltilirse, dar'ul harp ve dar'ul İslam meselesinde olduğu gibi iki ayrı gruplaşma olacaktır. Bir kısmı "Siyah olmadığı için beyazdır" derken, bir kısmı da "Beyaz olmadığı için siyahtır" diyeceklerdir.

'Dâr’ meselesindeki ihtilafların bir nedeni, müslümanların dâr'ul İslam ve dâr'ul harp kavramlarıyla karşı karşıya getirilmeleri ve bu iki kavramdan birini seçmeye şartlandırılmalarıdır. Bu iki kavramdan birini seçmeye zorlanan kimselerin bir kısmı "Dâr'ul islam olmadığı için dar'ul harptir" derken, diğer kısmı da "Dâr'ul harp olmadığı için dar'ul İslam'dır" demektedirler. Bu durumun müsebbibleri ise bir tarafta şeytan ve dostları, diğer tarafta hazır bilgilerle yetinen, çalışmaktan ve araştırmaktan kaçınan alimlerdir.

 Bu alimler herhangi bir 'Dâr' kavramını savunacakları zaman, kendilerine bu kavramın getirdiği fıkıh sorulacağından, dâr'ul İslam veya dâr'ul harp demekteler ve kütüphane raflarında hazır bulunan dar'ul İslam ve dâr'ul harp fıkhını yorulmadan ve yorumlamadan söylemektedirler. Nitekim bu kimseler tarafından dâr’ul harp fıkhı ile yüzyüze getirilen birçok müslüman, bu fıkhı yürürlüğe koyma noktasında çeşitli problem ve çelişkilerle karşılaşmışlardır.

Dâr'ul harp fıkhının getirdiği zorluk, problem ve çelişkilerden kaçınmak için, sebeb ve illetini göz önüne getirmedikleri bazı içtihatlara sığınarak dâr'ul islam görüşünü savunanlar ise kendilerini pasif ize eden bir sapıklığa düşmüşlerdir. Allah'ın düşmanlarını dost kabul etme zilletine düşen bu insanlar, dâr'ul islam kabul ettikleri beldelerde genellikle ıslahatçı metodu benimsemişler ve İslam düşmanı olan tağutu, bazı İslami motiflerle güzelleştirmeye çalışmışlardır.

Halbuki 'Dâr’ kelimesi, yer veya toprak parçası anlamına geldiği için "Dâr'ul İslam" İslam'ın hakim olduğu yer demektir. Bulundukları ülkeye dâr'ul İslam diyen sapıklara, İslam'ın hangi yere hakim olduğunu sormak isteriz!

Bu ülkelerde İslam'ın hakim olduğu ve tağuti müdahaleden uzak olan bir metrekare yer var mıdır?

Camilerde İslam mı hakimdir, yoksa tağut mu?

Kıblemiz olan Kabe-i Muazzama, kimlerin tahakkümü altındadır?

Tapusuna sahip olduğunuz evleriniz sizin mi? Bu evlerinizi halka açık bir namazgâh ve İslam'ın açıkça anlatıldığı bir mescid haline getirebilir misiniz?

Tağuta bağlı Bel'amlar tarafından savunulan dâr'ul İslam görüşünü daha fazla ciddiye almamıza ve eleştirmemize gerek yoktur. Çünkü bunların açık bir sapıklıkta olduğu aşikârdır. Bu görüşü savunanlardan ziyade dâr'ul harp görüşünü savunan samimi kardeşlerimizi değerlendirmemiz gerekir.

Tağutun mahiyetini bilen ve tağuta bağlı Bel'amlar vasıtasıyla savunulan dar'ul İslam görüşüne haklı olarak karşı çıkan bu kardeşlerimiz gerçekten samimidirler. Ne var ki hak olan bir görüşü zamansız ve mekânsız gündeme getirme noktasında yanılgıya düşmüşlerdir. Yanılgının biz insanlara özgü olduğunu idrak ederek bu kardeşlerimize hüsnü zanla yaklaşıyor ve bu meselemizi ciddi bir şekilde tekrar değerlendirmelerini istirham ediyoruz. Tabi ki bu dileğimiz, dar'ul İslam görüşünü bilmeyerek savunan kimselere de yöneliktir.

Dâr'ul harp görüşünü savunan bazı kardeşlerimiz:

"Müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.) ve onun takip ettiği metoddur. Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) Mekke ve Medine olmak üzere iki ayrı dönem yaşamıştır. Mezhep imamlarına göre Mekke dönemi dar'ul harptir. Değişik bölgelerdeki müslümanlar Mekke dönemine benzer bir ortamda bulunduklarına göre bu müslümanların konumu da dâr'ul harptir." demektedirler.

Elbetteki müslümanlar için en güzel örnek Resulullah (s.a.v.)'dir. Mezhep imamları tarafından Mekke dönemine dâr'ul harp, dâr'ul küfr veya dâr'ul şirk denilmektedir. Bu konuda kavram tartışmasına girmek abestir. Çünkü meselenin rahatsızlık veren tarafı hangi kavramın kabul edileceği değil, bu kavramların getirdiği fıkıhtır. Mekke dönemine dâr'ul harp diyen müctehidlerin, dâr'ul harp fıkhının Mekke dönemini dikkate alarak hazırlamaları gerekirdi. Oysa bilinmektedir ki dar'ul harp fıkhı, Kur'an'ı Kerimin Medeni sureleri ve Resulullah (s.a.v.)' in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanmaktadır. Yine bilinmektedir ki dâr'ul harp fıkhı Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmamıştır.

Bu konuda Ebubekir (r.a.)'ın müşriklerle bahse girme olayı delil olarak öne sürülmektedir. Bilindiği gibi Ehl-i Kitap olan Rumlar, o dönemde Mecusi olan İranlılara yenilince müslümanlar üzülmüş, Mekke'li müşrikler ise sevinmişlerdir. Bu olay üzerine nazil olan Rum suresinin ilk ayetlerinde, Rumların bir süre sonra tekrar galip gelecekleri beyan edilmektedir. Bu ayetlerle karşılaşan müşrikler, bu ayetlere inanmaz ve Ebubekir (r.a.) ile bahse girmek isterler. Ebubekir (r.a.) durumu Resulullah (s.a.v.)'e bildirir ve onun izniyle, Rumların tekrar galip geleceklerine dair müşriklerle bahse girişir. İşte bu olaydan hareket eden bazı hanefi fakihler, bu olayı örnek göstererek dar'ul harpte bulunan müslümanların kazanacaklarından emin olma şartıyla harbilerle mal ve para karşılığında bahse girmelerine cevaz vermişlerdir.

Halbuki bu olayı,

Olayın yaşandığı ortama göre değerlendirmemiz gerekir. Nazil olan her ayete yakinen iman eden Ebubekir (r.a.), müşriklerin teklif ettikleri bahsi kazanacağını elbetteki biliyordu. Şüphesiz kazanacağını bildiği bahis teklifi karşısında tereddüde düşmesi ve Resulullah (s.a.v.)'e müracaat etmesi, bahse girmenin müslümanlar arasında şüpheli görüldüğüne işarettir. Ebubekir (r.a.)'ın bahis karşısında tereddüte düşme nedenini anlamaya çalışırken, bahis teklifini kabul etmediği zaman Mekke müşriklerinin "Ebubekir inen ayetlerin doğru olduğuna kendisi de inanmıyor, inansaydı bahse girerdi." diyeceklerini ve bahis teklifini diğer müslümanlara da götürerek, onların da inanmadıkları konusunda velvele yapacaklarını dikkate almamız gerekir.

Bilindiği gibi Resulullah (s.a.v.) bahsi kabul etmesi için Ebubekir (r.a.)'a izin vermiştir. Netice olarak bahsi kazanan Ebubekir (r.a.)'ın yine Resulullah (s.a.v.)'e müracaat ederek "Bahsin karşılığı olan develeri alayım mı?" diye sorması, bahse girme nedeninin müşriklerin malını almak için olmadığını göstermektedir. Bu sırada Medine'de bulunan Resulullah (s.a.v.), bahis karşılığı olan develeri (safların ayrıldığı o dönemde bir harbi olan müşriklerde kalmaması için) almasını ve bu develeri fakirlere tasadduk etmesini buyurmuştur. Dikkat edilirse bahis karşılığı olan bu develer ne beyt-ül mal'e kabul edilmiş ve ne de Ebubekir (r.a.)'ın kullanmasına izin verilmiştir. Kaldı ki Resulullah (s.a.v.)'in bu olayda bahse ilişkin verdiği izin umuma değil, kişiye özeldir. Böyle bir izni umuma şamil kılmak ise fıkıh usulüne aykırıdır.

Bu gibi meseleler yeterince incelenirse, Medeni surelerle ve Resulullah (s.a.v.)'in bu dönemdeki sünnetiyle kesinlik kazanan dâr'ul harp fıkhının, Mekke dönemi müslümanlarınca yaşanmadığı müşahade edilecektir. Dâr'ul harp fıkhının yaşanmadığı böyle bir döneme dâr'ul harp demek ile İslam fıkhının yaşanmadığı bir döneme dâr'ul İslam demek arasında herhangi bir fark yoktur.

Dâr'ul harp görüşünü savunmalarına rağmen bazı Rabbani sebepleri ve maslahatları zikrederek "Bunlardan dolayı şu an için dar'ul harp fıkhını yaşayamıyoruz.." diyen kimselerin belirttikleri nedenler, Rabbani nedenlerdir. Onları bu konuda eleştirmiyor ancak şu hususun açıklığa kavuşmasını istiyoruz. Fıkhını yaşamadıkları veya şu an için yaşamamaları gereken bir kavramı nasıl sahipleniyorlar? Şayet dâr'ul harp fıkhına muhatap oldukları için dâr'ul harp diyorlarsa, bu ilmi bir yaklaşım değildir. Çünkü dâr'ul harp fıkhına muhatap olduğumuz gibi, dâr'ul İslam fıkhına da muhatabız. Dâr'ul İslam fıkhına muhatap olmamızla birlikte dâr'ul İslam fıkhını, yaşayamadığımız bir beldeye nasıl ki dâr'ul İslam diyemiyorsak; dâr'ul harp fıkhıyla muhatap olmamıza rağmen nefsani olmayan Rabbani nedenlerle bu fıkhı yaşayamadığımız beldeye de dâr'ul harp diyemeyiz.

Bu hususu daha açık anlayabilmemiz için muhatap olmakla, mükellef olmak arasındaki farkı belirtmemiz gerekir. Nitekim bu önemli farkı idrak etmeyen bazı kardeşlerimiz "Resulullah (s.a.v.) tevhidi mücadelenin belli bir dönemine kadar savaş ayetleriyle muhatap olmamıştır. Bizlerin ise durumu farklıdır. Çünkü Kur’an'ı Kerim'in tamamı elimizde ve bizler savaş ayetleriyle yükümlüyüz ." demektedirler.

Müslümanlar Kur’an'ı Kerim'de beyan edilen hükümlerin hepsiyle muhataptırlar. Ancak içinde bulundukları konum ve şartlara göre muhatap oldukları bazı hükümlerle mükellef değillerdir. Muhatap olmak ile mükellef olmak arasındaki bu farkı idrak etmemiz gerekir.

Mesela hac hükmüyle bütün müslümanlar muhataptır. Mükellefiyet ise gücü yeten müslümanlaradır. Bunun gibi Kur'an'ı Kerim'de tevhidi mücadeleyle ilgili olarak fertleri, cemaati veya devlet yapısına kavuşan müslümanları mükellef tutan hükümler vardır. Müslümanlar bu hükümlerin hepsiyle muhatap olmalarına rağmen hepsiyle mükellef değildirler. Bu hükümlere yaklaşım, Rabbani bir konum tesbitiyle olmalıdır.

Dâr meselesiyle ilgili olarak sadece geçmiş fıkıh kitaplarına bağımlı kalan bazı kimseler de, isteyerek veya istemeyerek çeşitli çıkmazlara girmektedirler. Bu fıkıh kitaplarında dar'ul İslam'ın tarifi yapılmakta ve bu konumun fıkhı verilmektedir. Dâr'ul İslam'a göre dar'ul harp olan yerler açıklanmakta ve farazi fıkıh olarak da, herhangi bir islam beldesi müstevliler tarafından istila edilirse o günün müslümanlarına kıyam emredilmekte ve dâr'ul harp fıkhı verilmektedir, işte farazi fıkhın uzandığı son nokta budur. Daha açık bir ifadeyle farazi fıkıh bu konuda günümüze uzanmamıştır.

DEVAMI»»

 
  Bugün 818 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=