ANASAYFA

FORUM

HABERLER

ZİYARETCİLER

SORULARINIZ

KİTAP

EFENDİMİZ

NAMAZ

HİKMETLİ KİTAP

FİLİMLER


   
  Tevhid Nesli geliyor....
  İlahi Adalet
 
İlahi Adalet
 
 
 

04/06/2008
 

 

İlahi Adalet

İlahi adalet iki kelimeden oluşan bir isim tamlamasıdır. İlah kelimesi, ibadet-kulluk edilecek mabud-tanrı anlamlarını kapsar. Adalet kelimesi ise, fıkıh ve hadis alanında ahlak kavramı ile yakın anlamlarda kullanılmıştır. 'Adl' kelimesi, sıfat olarak kullanıldığında adil olan anlamına gelir ki, bu da Allah'ın isimlerinden biridir. Adl ve adalet kelimeleri mastar isimdir ve kısaca haklıyı haksızdan ayırmak, eşit davranmak ve eşitlik kuralına göre hüküm vermek anlamına gelir. İslam literatüründe, sünnetullah kavramını da, ilahi adalet kavramı ile ortak anlam alanlarına sahip bir kavram olarak görenler olmuştur.

Adalet kavramının çok geniş tarifleri yapılmıştır ve bu kavram, ateistlerin de dahil olduğu her kesimin gündeminde birinci sıraya oturmuştur. Adalet, siyasetin, dinin, daha doğrusu insanlığın hep tartışa geldiği ama yürürlüğe de bir türlü koyamadığı, hayata geçirmeyi başaramadığı bir ütopyanın adıdır. Filozofların yaptığı tanımlar, aşağı yukarı birbirine benzer ve adaletin, hak almak ve hakkı tanımak olduğu noktasında birleşirler. Bu noktada, Aristo'dan beri yapılan tanımların bazılarına değinerek, felsefecilerin konuya bakışlarını değerlendirebiliriz.

Aristo, sosyal adalet konusuna değinirken, köle ve efendiyi ayrı ayrı konumlarda değerlendirmiştir. Toplumda bir üstün sınıfın olması gereğine vurgu yapmış, bunun da köleleri, hastaları ve sakatları toplumun dışında sayarak mümkün olacağını ileri sürmüştür. Yani o, eşitsizlik durumunda da adaletin olabileceğini ve adalete 'üstün sınıf' diye adlandırılan kesimin layık olduğunu savunmuştur. Aristo'nun adalet anlayışında, adaleti sağlayan iki kanun vardır: biri, konuşan kanundur ki o, hakimdir; öbürü ise, sessiz kanun olarak kabul ettiği paradır. Diğer taraftan Eflatun ile Aristo'nun paylaştığı: "fazilet, ifrat ve tefritten ibaret iki rezaletin ortasıdır" anlayışı, adalet kavramının başka bir tarifidir.

'Müslüman' filozoflarından İbn-i Miskeveyh, adalet konusunda derin çalışmalar yapmış; Batılı filozofların bu konudaki çalışmalarını da göz ardı etmeden, bu kavramı kendi İslam anlayışına göre değerlendirmiştir. Onun inancına göre, Aristo'nun görüşünün özünü oluşturan hakim ve parayı ancak ilahi kanunlar yönlendirirse, gerçek adalet tesis edilebilir.

Başka bazı filozoflar da, Allah'ın yarattığı varlıklara koyduğu ölçü gereği, adaletin, varoluşun her zerresinde görülebileceği konusunda hem fikir olmuşlardır. Fizik, kimya ve tıp ile uğraşan Farabi, insan psikolojisinin insan bedeniyle olan uyumundaki adalete dikkatleri çekmiştir.

Bazı düşünürler arasında, adaletin eşitlik, müsavat olduğu konusunda da fikir ileri sürenler olmuştur. Hatta bunların arasında eşitlikle adaleti eş anlamlı sayanlar da vardır.

Ragıp el-İsfehani'nin Kur'an ve hadislere dayanarak yaptığı tarif ise, daha yalındır. Ona göre, "adalet, borcunu vermek, alacağını istemektir. Görevini yerine getirmek ve hakkını almaktır. İhsan ise borcundan daha fazlasını vermek, alacağından daha azına razı olmaktır."

Bundan başka, adalet kavramı, din ekseninde olan veya olmayan toplumlarda, insanlar arası adaleti sağlamaktan ziyade, genelde siyasilerin güdümünde yönetimin yararına kullanılmıştır. Konu hakkında Müslümanlar da tartışmış ve çeşitli bakış açıları ortaya çıkmıştır. Nihayet, konuya farklı yaklaşan düşünce ekolleri oluşmuştur. Bunların en belli başlıları, Mutezile, Cebriye ve Kaderiye'dir.
Mutezile, aklı vahyin önünde saymış; akıl olmadan vahiy kavranamaz sonucuna varmış, akıl ile vahyin birlikte çözüme ulaşabileceğini söylemişlerdir. Bu konuda aralarında farklı düşünenler oluşmuşsa da, sonuç olarak, akıl ile vahiy olmadan adalet konusunda doğruya ulaşılamayacağı kanaati ağır basmıştır.
Kaderiye, insanın kaderi kendi elinde derken; Cebriye, insanın bütün davranışlarının Allah'ın yazgısı olduğu sonucuna varmıştır.

Bu anlayış farklılıklarına, içinde bulundukları siyasi otoritelerin de önemli etkileri olmuştur.

İlahi adaletin zıddı bir de beşeri adalet kavramı vardır. İlahi olan, Yaratıcıya has olan, beşeri olan ise insan aklının eseri olan adalet anlayışıdır. Bugün insanlık aleminde geçerli olan sistemlerin tümü beşerin akıl ettiği adalet anlayışına dayalı uygulamalardır. Teoride, ortaya atılan görüşler yukarıda da gördüğümüz gibi İlahi olanlar ile aşağı yukarı benzeşmektedir. Ama uygulamaya bakıldığında, insan aklı zaten var olan Kainat düzeninde, düzenin asıl sahibinin önerilerini bırakıp, kendi menfaatlerini öne çıkaran, zayıfı ezen, güçlüden yana bir adalet anlayışını yürürlükte tutmaktadır. Çünkü kanunu kendi yapıp, kendi uygulamakta; böyle olunca da hesap vereceği daha yüksek bir makam tanımamaktadır. Genellikle de kendi kanunlarını kendileri yapanlar, kendi yaptıklarıyla, denetlenen değil, denettiklerine zulmeden konumda olmaktadırlar. Meşhur söz de ifadesini bulan: "kanunlar güçlülerin atlayıp geçtikleri, zayıfların takılıp kaldıkları engellerdir" sözü de, durumun vahametini ortaya koymaktadır.

İlahi adalet iki boyutlu işler: İlki, kainatın bozulmaz düzenindeki işleyişiyle, ikincisi ise, insanlar arasındaki adaletin sağlanması ile ilgilidir. Beşeri akıl, var olan kurulu düzende keşiflerde bulunmanın dışında ne bir şeyi var edebilir ne de var olanı yok edebilir. Eşyanın bir tabiatı vardır; insan aklı ancak o var olan tabiattan yararlanarak buluşlar, icatlar yapabilir.

İlahi adalet, kainatın işleyen düzeninde zaten vardır. Onu görmezden gelmek, olmadığı anlamına gelmez. Kainatın düzeni, ilahi adalet ile işlemektedir ve insanoğlu, bu düzeni değiştiremez: "Allah gökleri sizin görebileceğiniz direkler olmaksızın yaratmış, sizi sallar diye yeryüzüne sabit dağlar koymuş ve orada her türlü canlıyı yaymıştır. Gökten su indirip orada her hoş çiftten yetiştirmişizdir. İşte bu Allah'ın yarattığıdır. Ondan başkasının ne yarattığını bana gösterin. Hayır, haksızlık edenler apaçık sapıklık içindedirler." (Lokman/10-11) "Onlar üstlerindeki göğü nasıl yapmışız ve süslemişiz, bakmazlar mı? Onda hiçbir çatlak yoktur." (Kaf/6) "Birinin suyu tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarına karışmalarını önleyen bir sınır koyan Allah'tır." (Furkan/53)

Allah, Adil olduğunu, kullarına bu ve başka pek çok ayette anlatmaktadır. Tabiattaki bu bozulmaz düzeni, onun adaletinin şaşmaz işleyişini; arıya vahyettiğini, buluttan su indirip, toprağı ıslattığını, o topraktan bize rızk olarak çeşit çeşit bitkiler bitirdiğini dikkatimize sunarken, konunun üzerinde düşünmemizi istemektedir.

İlahi adaletin, insanlar arasındaki düzenin işleyişini sağlayan diğer boyutunda da İslam hukukunun temel ilkelerinin çıkış noktalarını belirleyen ayetler vardır: "Sana kitabı, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin diye hak olarak indirdik. Hainleri savunmaya çalışma." (Nisa/105) "Eğer cezalandıracaksanız, size reva görülen eziyetin misliyle mukabele edin. Şayet kendinizi tutarsanız, bu kendini tutanlar için daha hayırlıdır." (Nahl/126) İnsanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen ayetlerden sadece bu ikisi bile, Kur'an'ın bu konuda ne kadar açık ve net olduğunu göstermeye yetiyor.

Allah, kullarını, bir bütünlük içinde, toplumda adaletin sağlaması, yönetimin eline bırakılması gereken kişilerin özellikleri konusunda da uyarmaktadır: "Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size bununla, çok güzel öğüt veriyor. Allah işitmektedir, görmektedir." (Nisa/58)

Sonuç olarak görülmektedir ki, Kur'an'ın amacı, adaleti veya bir başka ifade ile, yeryüzünde ahlak diye bildiğimiz değerleri insanlar arasında hakim kılmaktır.
Kur'an insan hayatına kurallar koyarken, Yaratanlarını da inananların vicdanlarına tanık olarak yerleştirir.

İşte beşeri ve ilahi adalet kavramlarının en önemli ve temel farkı buradadır. Beşeri adalet tanımlarında, insan kendi kendinedir; hesabını sadece kendine veya kendi yaptığı kanunlara verir. Eğer maddi ve manevi güç sahibiyse kanuna hesap vermek yerine, kanunu kendi lehine çevirmek için her yolu dener ve bunu yapar da. Bu vakıayı, tarihte de günümüzde de görmek zor değildir. Burada ahlak da adalet de kişinin menfaatleri için birer araç olurlar.

Halbuki mümin olan bir Müslüman, vicdanındaki tanığın kendisini her zaman kolladığını hisseder ve adaletli olmayı her türlü menfaatin önünde tutmayı yeğler. Bunu Allah korkusu olarak da, Allah sevgisi olarak da isimlendirmek mümkündür. Allah korkusu, inananların vicdanlarına, Allah sevgisiyle birlikte yerleşir; kiminde korku ağır basar, kiminde sevgi. Ama ister korku ağır bassın ister sevgi, o vicdanda artık adaletsizlik, kötülük kendine yer bulamaz.

Bu hassasiyeti kazanan bir insandan çifte standartlı davranış beklenemez. Bu değerlere sahip bir insanın özü sözü bir olur.

İslam, insan hayatında olan her şeyi en ufak detayına kadar kuşatmıştır. İnsanın yaratılışından ahlakına, onun kendine karşı olan sorumluluğundan, etrafına karşı olan görevlerine, kendini yönetene karşı duruşuna kadar her konuda insana yol gösteren, onu huzura çağıran bir kılavuzdur. Yöneticisinin seçimini de, denetlemesini de Allah yönetilene bırakmış, yöneteni de vahyin kurallarıyla sorumlu tutmuştur.

Allah kulunu etrafındaki her şeye karşı adaletli olmaya çağırırken, kişinin kendi özüne, bedenine karşı da adaletli olmasını, böyle olursa kazançlı çıkacağını müjdeler. İnsanın kendine karşı sorumluluğu, Allah'ın kendisine gösterdiği yoldan ayrılmamasıyla olur. Bu yolu takip eden mümin, içki içmeyerek, haram işlemeyerek, kısacası İslam ahlakıyla ahlaklanarak, hem kendine hem de çevresine karşı adaletli davranmış olur; ahirette de, ilahi adaletin tecelli etmesiyle, yüzünün akıyla ödülünü alır.

İlahi adalet kavramının, popüler kültür içinde çok önemli bir yeri vardır. Yani, halkın nazarında konu, genellikle, Yaradan'ın insanlar arasında oluşan haksızlıklara anında müdahalesi gibi anlaşılmıştır.

Bu konuda son zamanlarda televizyon kanallarında yayınlanan, kalp gözü, sır kapısı, beşinci boyut, vs. gibi pek çok mini senaryo insanların kafalarını, yüreklerini adeta esir almıştır. Bu dizilerde verilen mesajlara inananlar, ben ne yapıyorum da bu böyle oluyor, sorusunu kendine sormak yerine, Allah'ın konuya anında el atıp düzeltmesini bekler olmuşlardır. Topluma boca edilen bu anlayışta, mazlum ve zalim olan iki taraf ve bir de figüranlar bulunmaktadır. Senaryolar, mazlum, boynu bükük, gariban bir kul karakteri üzerinden hareket etmekte ve bu kul genelde dervişan anlayışına sahip bir Müslüman olmaktadır. Ayrıca, zalim olan kişi de şeytanın insan kılığına girmiş hali olarak resmedilmektedir. Zalimin mazluma etmediğini koymadığı bu dizilerde, bir anda, Hızır, ermiş, derviş karakterleri araya girip, meseleyi adalet ile halletmektedir. Ekran başındaki seyirci de "işte ilahi adalet" diyerek rahat bir nefes almaktadır.

Bu dizilerle, toplumda zaten varolan, "siz oturun, Allah sizin adınıza ne gerekiyorsa yapar" diyen, İslam ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir tevekkül inancı daha da güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Halbuki Kur'an'dan, bu şekilde bir sonuç çıkarmak mümkün değildir:

"Eğer Allah, insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yerkürenin sırtında hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince gerekeni yapar. Çünkü Allah kullarını hakkıyla görmektedir." (Fatır/45)

Bu ve benzeri diğer ayetlere baktığımızda, kişisel hesapların ahirette görüleceği, bunun ertelenemeyeceği konusu apaçık bir biçimde anlatılıyor.

Kur'an geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerle ilgili hadiseleri bizlere anlatmaktadır. Bu anlatılanlardan ders alınmasının gereğine de ayrıca vurgu yapılmaktadır. Fatır suresinin 44'üncü ayeti bu konuda apaçık bilgi vermektedir: "Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna bakmadılar mı? Oysa onlar kendilerinden daha da kuvvetli idiler. Göklerdeki ve yerdeki hiçbir şey, Allah'ı aciz bırakacak değildir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir." Enfal/51'de: "Bu sizin ellerinizin önceden yaptığının karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmedici değildir" buyurulmakta ve hemen devamındaki ayette de: "Bunların durumu, tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekilerin durumu gibidir. Onlar rablerinin ayetlerini yalanlamışlar, biz de onları günahları sebebiyle helak etmiştik ve Firavun ailesini de suda boğmuştuk. Hepsi de zalim kimselerdi" denilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, helak edilen topluluğun hepsinin inkarcılardan olmaları, aralarında masumların, inananların bulunmayışıdır.

Bu ayet, bizden öncekilerin nasıl var iken yok olduklarını, bizim sonumuzun da bu olacağını, bu dünyadaki gücümüzün buna engel olamayacağını hatırlatmaktadır.
Yukarıdaki ayette ise, Allah'ın kullarını anında cezalandırması halinde, yeryüzünde canlı kalmayacağı, cezaların belli bir süreye ertelendiği bildirilmektedir. Bu konulara ilişkin diğer ayetlere baktığımızda da görüleceği gibi, ceza da ödül de hesap gününe bırakılmaktadır.

Allah böyle derken, depremlere, su baskınlarına "Allah'ın cezası bütün bunlar" demenin doğru olmadığı açıktır. Bu afetlerde binlerce insan ölmekte; bu arada günahı olan da olmayan da perişan olmakta, evsiz barksız, sakat kalabilmektedir. Burada başka bir husus vardır. Allah, sabırsız değildir. Zalimlerin cezasız kalmayacağını bize bildirmektedir. Bunu ne zaman yapacağını, nasıl yapacağını kulların inisiyatifine bırakmamaktadır. Kul, bu dünyada da cezalandırılabilir. Bunu yine ayetlerden anlayabiliyoruz. Kehf/32-33-34-35-36-37-38-39-40-41-42-43-44'düncü ayetlerde örnek olarak verilen bahçe sahiplerinden bu sonucu çıkarmamız mümkündür.

Diğer taraftan, Japonya'da meydana gelen 8 büyüklüğündeki bir depremde fazla can kaybı olmazken, Türkiye'de meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremde binlerce insan ölmektedir. Bunun sebebi açıktır. Deprem bölgesinde yaşayan insanlar, yapılarını ona göre yaparlarsa; tsunami tehlikesi olan yerlerde yaşayanlar, dalganın ulaşamayacağı uzaklıkta yerleşirlerse; kurak iklimde yaşayanlar, yağmuru yağışı bol olan bölgelerde yaşayanlar, yaşadıkları ortama göre tedbir alırlarsa kendilerine zulmetmemiş olurlar. Yani kısacası insanoğlu doğadaki dengeyi bozmadığı sürece yine kendi kazanır. İşte bu da sünnetullah gereğidir; bu alemdeki adil işleyişe saygı duyan insan, daha az zarar görecektir. Nitekim bu konudaki ata sözlerimizden birisinde: "Atını sağlam kazığa bağla, ondan sonra tevekkül et" denilmiştir. Mehmet Akif'in "Dünya koşuyorken yol üstüne yatılmaz" sözünde de aynı vurgu, özet olarak verilmiştir.

Sonuç olarak, kulun kendi gayretine rağmen, başına gelen iyi ya da kötü işlere Allah'ın imtihanı gözüyle bakmak doğru olacaktır. Tevekkül ve sabır, iyi iş işleyen mümine, gayretlerin boşa çıktığı yerde güç vermiştir.

İKTİBAS DERGİSİ/NİSAN-2007





Ilahi adalet ilkeleri

 
  Bugün 106 ziyaretçi bizimle...  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=